18 Ekim 2008 Cumartesi

ADALET VE BİLİNÇ
Sayın Fazlı KÖKSAL’dan gelen bu iletiyi “KENDİ DÜŞÜNCELERİMİ” büyük harflerle yazarak, iletide geçen ve adı geçen “ADALET” hanımefendiyi rahmetle anarak aynen iletiyor ve aktarıyorum.
Original Message, From: FAZLI KÖKSAL
Sent: Thursday, October 09, 2008 9:50 PM, Subject: Ben ağladım.
Bu ileti bana 8-9 farklı adresten geldi, zaman zaman gelen sıradan hikayelerden sandım okumadım. Ama çok fazla gelmeye başlayınca merak ettim okudum.
Ve gözyaşlarıma hakim olamadım...
ADALET
Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi. Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu.
Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşır mısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.Kadın gülümsedi 'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?' 'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım.
İlk önce nereye gideceğiz?''Anıtkabir'e''Anıtkabir'e mi?'Evet''Tamam teyzeciğim''Yaş kaç teyzeciğim?''Seksen sekiz'' Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim''Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum''Haklısın teyzecim'Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi'Hayır''Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?''Ben Ankaralıyım teyze.
Doğma büyüme''Ee o zaman''Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı. Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde 'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle''Her ay geliyor musun?''Evet'Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.
Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı. 'Nereye gidiyoruz?''Bankaya'Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı. 'Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?''Sor bakalım evladım''Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz.
O söz nedir?''Uzun hikaye evladım''Olsun be teyze anlat ne olur''Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi.''Sen ne dedin peki?''Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.''Peki olabildin mi Adalet Teyze?''Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.''
Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze''Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin''Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin''Evet''Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?''Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım''Osman teyzeciğim''Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?''Tamam teyzeciğim'Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi. 'Hoş geldin Hakim Teyze''Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.''Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?''Yok aksine hoşuma gitti. Sağol''Nereye gidiyoruz?'' Seyranbağlarına''Tabii''Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen''Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla''Ne iş yapardı amca?''Subaydı.''Ne zaman vefat etti?''1952′de''Çok olmuş.Gençmiş''Kore savaşında şehit oldu.''Allah rahmet eylesin Hakim teyze ''Sağol'' Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?' 'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'
'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben' 'Yok bekle burada' Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü. Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi. Araba hareket etti. 'Nereye Hakim Teyze?''Hemen iki sokak öteye'Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu. 'Bekle beni''Tabii Hakim Teyze'Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti. 'İyi misin Hakim Teyze' 'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor''Nereye gidiyoruz?'' Cebeci Asri Mezarlığına''Tamam' 'Teyze nerelisin sen?''Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu.
Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.''Sonra ne oldu?''Liseye Aydın'a gönderdi babam.
Orada Atatürk'le karşılaştım.
Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..''Çocuğunuz var mı?''Bir kızım bir oğlum vardı.''Neredeler şimdi?''Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.''Ne güzel''1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.''Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani''Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.''Amin. Ya kızın?''O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.''Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma''Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol''Geldik Teyze''Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.''Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.''Yok beni alacaklar buradan''Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.''Çocukların var mı?''İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi. 'Adları nedir?''Kemal ve Ayşe''Oğlumun adı da Kemaldi.'Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım.. 'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'
ADALET HANIMIN, ÇOCUKLARA VERİLMESİNİ ÖNERDİĞİ “VATANI VE MİLLETİ SEVME” ÖĞÜDÜ, ÇOCUKLUĞUMUZDA BAĞIRA ÇAĞIRA SÖYLEDİĞİMİZ, ANCAK SONRA UNUTTUĞUMUZ “ANDIMIZ”DA YER ALAN “YURDU VE MİLLETİ ÖZDEN ÇOK SEVME İLKESİ”Nİ HATIRLATMIYOR MU?
BİZLER, BİR KAÇ KİŞİ; ANILAN İLKEYİ, YAKLAŞIK 20 YILDIR DEVAM EDEN “OKUL DIŞI EĞİTİM” OLARAK TANIMLADIĞIMIZ ÇALIŞMALARDA ÖZÜMSEDİK. YAŞAM BİÇİMİMİZ RADİKAL ŞEKİLDE DEĞİŞTİREN BU İLKE SAYESİNDE “ULUS İÇİN ÇALIŞMA”YI ÖĞRENDİK
DİĞER TARAFTAN, SÖZÜ EDİLEN İLKENİN ÖZÜMSENEBİLMESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELİN “BENCİLLİK” OLDUĞUNUN VE “BENCİL VARLIKLAR”IN, YURDU VE MİLLETİ “ÖZLERİ KADAR” BİLE SEVEMEYECEKLERİ GERÇEĞİNİN DE FARKINA VARDIK.
Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.
ŞOFÖR OSMANIN YAŞADIKLARI HEPİMİZE DERS OLMALI, DEĞİL Mİ?
Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.'
Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi.
Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…
ADALET HANIMEFENDİNİN ÖNERDİĞİ 500 LİRAYI ÖNCE AZ BULAN, “MAL SAHİBİ 500 LİRA İSTİYOR” DİYEN, ADALET HANIMEFENDİNİN “650 LİRA VERECEĞİM” DEMESİ ÜZERİNE “KURTARMAZ AMA” DİYEN, “TEYZECİĞİM” DEMEYİ DE İHMAL ETMEYEN ŞOFÖR OSMANLA İLGİLİ BU YAZI SİZLERİ DE AĞLATTI MI?
“YURDU VE MİLLETİ ÖZDEN ÇOK SEVME İLKESİ” ÜZERİNDE DÜŞÜNMENİZİ, BU BAĞLAMDA KENDİNİZİ SORGULAMANIZI SAĞLADI MI?
Galip BARAN
Rektör: Bilinç Üniversitesi

Turgutreis-BODRUM
TEL: 0252.382 34 77 - 0535) 844 84 76
E-posta: galipbaran@ttmail.com,
WEB: http://www.turkcelil.com/, http://www.galipbaran.blogspot.com/,
http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com/, www.internethaber.eu
DİYOJEN’LE SOHBET… (2) (*)
Diyojen (D) : Kaç kişisiniz?
Baran (B) : Tamı tamına 3: İsmet Seyhan, Zeki Karaoğlu ve ben Galip Baran.
D: Ne yapıyorsunuz?
B: Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda okul dışı eğitim çalışmaları…
D: Nasıl yani?
B: Sayılan alanlarda yasalara uyuyoruz, uymayanları uyarıyoruz, uyardıklarımıza kendilerinin de başkalarını uyarmalarını öneriyoruz.
D: Bu işi ne kadar zamandır yapıyorsunuz?
B: Yirmi yıldır.
D: Kaç kişiyi eğittiniz?
B: Kendimizi.
D: Kendinizi eğitmeniz neye yaradı?
B: Sayılan alanlarda suç işlemiyoruz.
D: Neden 3 kişide kaldınız?
B: Uyardıklarımız başkalarını uyarmıyorlar?
D: Boşa mı kürek çektiniz ?
B: Hayır! Hayır! Kesinlikle hayır! Aslında, binler belki onbinler belki de yüzbinleriz. Biz 3 kişi eli taşın altına koyanlarız, yani yalnız fikren değil fiilen de beraber olanlarız. Diğerleriyle, bin, onbin, yüzbinlerle fikren beraberiz, henüz…
D: Diğerleri de sizin gibi davransa ne olacağını sanıyorsun?
B: Bilinçologlar çoğalacak! Suç işleyenlerin sayısı hızla azalacak, yolsuzlular sona erecek, ve….
D: “Kendisini Fırat kıyısındaki koyundan sorumlu tutan Hz Ömer Adaleti gerçekleşecek” diyeceksin değil mi?
B: Buldun Diyojen! Gene buldun Deli Sokrat ! Galip BARAN
Bilinçolog Rektör: Bilinç Üniversitesi, Turgutreis-BODRUM
TEL: 0252.382 34 77 - 0535.844 84 76
www. bilinc-universitesi.blogspot.com
(*) Bu sohbet de önceki gibi Diyojen’le kurulan Ruhsal İletişim ile gerçekleştirilmiştir. YERSENİZ!

11 Ekim 2008 Cumartesi

ARZU KÖK ve DİLENME KÜLTÜRÜ
Sayın Arzu Kök’ün (A. K.) 10.10.2008 tarihli, DİLENME KÜLTÜRÜ başlıklı (e-Türkiye 15289) yazısında yer alan düşünceleri ve Galip Baran'ın (G. B. ) karşı görüşleri:
A. K.
: Kullandığı kibriti bile Endonezya üretimli olan bir ülke durumuna geldi Türkiye.
G. B. :Türkiye’yi bu hale kim getirdi? Sakinleri…
A. K.
: Hâlimiz ortada. Fazla söze gerek yok. Bilinçsizce tüketiyoruz. Suçluyuz.
G. B. : Yaklaşık 20 yıldır; adımızı DELİYE çıkarasıya, yazdığımız, söylediğimiz, uyguladığımız ama kimseye anlatamadığımız bir sorundur TÜKETİM…
Başlangıçta Yurttaşın Andı, sonra Bilinçlenme Kılavuzu daha sonra Bilinçlenme Yasası, olarak tanımladığımız, geldiğimiz noktada Milli Müfredat olarak nitelenebileceğini düşündüğümüz; yaşamımızda gördüğü etkili işlevi dikkate aldığımızda “ON-EMİR” olduğunu savunabileceğimiz, örneği ekte görülen metinde ikinci sırada yer alan sorundur, TÜKETİM.

Bundan böyle sözcükleriyle başlayan "ON-EMİR"in sonunda verilen sözle, sayılan alanlarda işlenen suçların bir daha işlenmeyeceği “TAAHHÜT” edilmekte olup, bu “TAAHHÜT”namenin söz vereni “ERDEM”e yönlendirdiği de iddia edilmektedir.

A. K. : Filozofa gönderme yaparcasına âdeta "Tüketiyorum, o hâlde varım" demeye başladı ülkem insanı. Aslında bu durum yalnızca bize özgü bir durum değil. "Tüketim Çağı" böyle emir buyuruyor. Buraya kadarı anlaşıldı ancak, ne olacak bu işin sonu?
G. B. : Yaklaşık 5 yıldır yazdığımız halde neredeyse hiç kimseye anlatamadığımız bir diğer gerçek ise: Biz birkaç kişi, yaklaşık 20 yıldır devam eden,“okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız çalışmaların oluşturduğu birikimden yola çıkarak bir üniversite kurduk. Adını “Bilinç Üniversitesi”ni koyduk. “Bilinç Çağı” müjdecisi olan bu Üniversitenin amelesi olduk. Şu var ki, “Bilgi” kavramına abayı yakmış olan “Bilgi Üniversiteleri” bağımlıları kurduğumuz Üniversiteyi ciddiye almıyorlar. “Bilinç Üniversitesi”nde amele olmak istemiyorlar. “Bilgi mi Bilinç m?” yolundaki sorumuzu duymazdan geliyorlar. Kibirleri elvermiyor…
A. K.
: Aslında bir an önce bağımsızlığın tanımı yapılmalı.
G.B. : Bu bağlamda yapılması gereken tanım, bize göre “Bilgi bağımlılığ”ı değil, “Bilinç Bağımlılığı”dır
A. K.
:Yoksa; yaşananlar, söylenenler uyuşturmuş durumda beyinleri.
G. B. : Bizler, “uyan Türkiye uyan! derin uykudan” diyoruz. Görüldüğü gibi, irade dışı bir eylem olan“uyuşmak” yerine, iradi bir eylemi, “uyumak” fiilini kullanıyoruz. Bir başka deyişle, sorumluluk öngörüyoruz.
A. K.
: Gerçekten bağımsız mıyız? Sürekli büyüklükten, soyluluktan söz eder dururuz. Oysa bu özellikler bağımsız uluslar içindir. Peki, biz gerçekten bağımsız bir ülke miyiz? Sürekli "öteki" ülkelerin gücünü konuşmaktan, kendi iç sorunlarımızı yeterince irdeleyemediğimizin ayırdında mıyız acaba? Atatürk ile elde edilmiş bağımsızlığı büyük oranda yitirmiş bir ülkede, düşüngü (ideolojik) bölünmelerine ayrılarak çenebazlık yapacağımıza, tüm kutuplaşmaları bir kenara bırakarak "tekvücut" olmamız gerekmiyor mu?
G.B. :Neyin bağımlısı olmamız gerektiği ve bu bağımlılığın nasıl gerçekleşebileceği yukarıda açıklandı. “Tekvücüt” olmaya gelince: Bizler; şehitler için düzenlenen cenaze törenlerinde ve milli bayramlarda sanki gerçekleşmiş gibi görünen "tekvücut/tekyürek" olma konusunda çözümün, "yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi"nin özümsenebilmesinde görüyoruz. Bizler, bu ilkeyi yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim” çalışmalarını yaparken bu gerçeğin farkına varmış bulunuyoruz. Bu topraklarda bağımsız yaşayacaksak, Cumhuriyet ilelebet payidar olacaksa, yalnız şehit cenazelerinde ve milli bayramlarda değil, sürekli " tekyürek", eşdeyişle, “uyanık” olmak zorundayız” diyoruz.
Genel Kurmay Başkanı sayın İlker Başbuğ’a bu konuda yaptığımız, sözü edilen ilkeyi hayata geçirme konusunda kendisinden destek beklentimizi dile getiren 5 Ağustos 2008 tarihli başvurumuza bir yanıt verileceğini umuyoruz.
A. K.
: Sürekli birilerinin kucağına bırakılıyor bu ülke. Sözüm ona, bizi "adam edecek" bir AB'nin önüne sürüyorlar bizi. Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan çıkmış, yorgun ve yoksulken bile kendine yetmesini bilen Türkiye, günümüzde kendi kendine yetemiyor bir türlü! Yeraltı ve yerüstü zenginliği, başkaları yaralansın diye mi verilmiş bu ülkeye? Özeleştiri yapmıyor, yerine özelleştirme ile kurtuluyoruz tüm dertlerimizden. Evet, kurtuluyoruz bu ülkeden! Özelleştirmeyle yeni bir tekelleşmeye doğru sürüklenen ülke insanı; yeni patronuna, yeni efendisine boyun eğmek zorunda kalacak çok yakında. Sömürgeci sermaye ezdikçe bizleri, direnmeyi bıraktık bir kenara, başladık açıkça dilenmeye...
G. B. : Sıra ezmeye, ezilmeye, sömürmeye, sömürülmeye geldiğine göre Atatürk’ün bu konudaki bir sözünü hatırlayalım: “Ezen ve ezilenler diye bir şey yoktur, fakat kendini ezdiren uluslar vardır". (Atatürk'ten İnsanlığa Yol Gösteren Sözler/Truva Yayınları/Say.43)
Aynı konuda Halil Cibran’a ilgili bir kitapta şöyle deniliyor (“Ermiş”/ Halil Cibran/ Anahtar Kitaplar/ say. 10) :
“Halil Cibran, insanlara eziyet edenleri, sömürenleri, aldatanları şiddetle kınar. Ama sömürülenlere de yalnızca acıma duygusuyla yanaşmaz: Eğer başınıza bir despot geçmişse bunu sorumlusu sizlersiniz; Yüce yaratan, alnınıza diktatörleri, despotları yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz”der. İnsanların insanlıklarına kavuşmak istiyorlarsa, diktatörlere başkaldırmaları gerektiğini savunur.
Uzağa gitmeğe gerek yok. Etrafımıza şöyle bir baktığımızda, diktatörler görürüz. Bunlar genelde yöneticilerdir, bazen para babalarıdır. Bazen bunların ortaklıklarıdır. Örneğin Bodrum-Turgutris Beldesini yıllardır yöneten ve yıllardır en başarılı Belediye Başkan seçilen, Doğuş Holding’in yasa dışı uygulamalarına göz yuman, Turgutreis’ten çok bu Holding için çalışan A. Server Yazgan’dır.

A. K. : Dilenci, kimlik ve kişilik fukarası, yozlaşmış bir toplum yaratma sevdasındakilerin suçu çok büyük. Baskılarla, sorgulamaktan korkar hale getirilen vatandaş, teslim olmaktan başka ne yapabilir ki? Bu teslimiyet sonu ise "sürekli bir dilenme hâli"ne (atalet ve zaafa)dönüşümdür. Birkaç "elit" aile tarafından yönetildiği bilinen "güzel ve yalnız ülkemde" sosyal adaletin niçin işlemediğini sorgulayamıyor vatandaş. Daha doğrusu sorgulayamıyor...
G. B. : Bu paragrafta,“Dilenci, kimlik ve kişilik fukarası, yozlaşmış bir toplum yaratma sevdasındakiler” den , baskılarla sorgulamaktan korkar hale getirilen vatandaşlar”dan, “teslimiyet”ten söz ederken EDİLGEN bir kişiliğe vurgu yapıldığı görülüyor.
Yukarıda sözü edilen “Bilinç Üniversitesi”ni kuran biz birkaç kişi ETKEN kişiler olarak Doğuş Holding’le ortaklık kuran Belediye Başkanı A. Server Yagzan’a hesap soruyoruz . Bizim dışımızdakiler?: Bizi övmekle alkışlamakla yetiniyorlar. Bu farkın nedenini, bu noktaya nasıl geldiğimizi merak edenler,
http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com// www.galipbaran.blogspot.com/ http://www.turkcelil.com/ sitelerinde yer alan yazılarımızı gözden geçirebilirler. İnanmayanlar, Turgutreis’e gelebilirler, bu gerçekleri yerinde görebilirler.
A. K.
: Direnmek de zordur bu ülkede. Dik durmayı gerektirir. Vururlar kazmayı beline beline, hadi dik dur bakalım durabilirsen. Dilenmek ise eğilebilmeyi gerektirir.
G. B. : Yukarıda dile getirilenlerden sonra denebilecek ne kaldı ki…
A. K.
: Ancak, dilenciliği yardımlaşma kültürü ile karıştırmamak da gerekir. Yardımlaşma bambaşka bir olgudur. Paylaşmaktır, elindekini pay edebilmektir. Sosyal adaletin hâkim olduğu bir ülkede, adalet gereği, paylaşmak bir zorunluluktur. Bu durum sömürgeci 'emperyalist' sermayenin onaylamadığı bir sistemdir. Çünkü dağılımda yaşanacak dengesizlik, sömürgeci vahşi sınıfı daha güçlü konuma getirir. Böylece zenginler sınıfı adında bir "sınıf" çıkar ortaya. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar daima...
G. B. : Bu paragrafta yer alan konularla ilgili görüşlerimiz yukarıda ifade edildi. Bu noktada, konuyu ya da sorunu, “okul dışı eğitim” çalışmalarında geliştirdiğimiz "Sorun Bencillik; Çözüm Sencillik" sloganını kaydederek evrensel boyuta taşıyabiliriz.
A. K.
: Ülkemizde metrekare başına düşen dilenci sayısı, nasıl bir millet haline geldiğimizi kanıtlar niteliktedir. Gerçekten, millet miyiz hâlâ? Sakın sokaklarda gördüğünüz dilenciler yanıltmasın sizi. Çünkü yalnızca onlardan oluşmuyor bu ülkenin dilencileri. Bu ulusu dilencilik kültürünün bağımlısı konumuna getirdiler. Sürekli yalvarır olduk birilerine : ABD'ye, IMF'ye, AB' ye...
G.B. : ”Bu ulusu dilencilik kültürünün bağımlısı konumuna getirdiler” cümlesi ile dile getirilen sorunun çözümü için yapılması gereken Atatürk ve Halil Cibran’ın yukarıda açıklanan sözlerinde ifadesini bulmuştur. Görülüyor ki, bu ülkede yaşayanlar, yakınmayı, başkalarını suçlamayı bir kenara bırakıp, tez elden EDİLGEN kişilikten kurtulmayı, kendilerini yönetenlerden hesap sormayı öğrenmek zorundadırlar, bizler gibi.
A. K.
: Kulu, kula kul eden dilencilik kültürünü bu ülkeden biran önce uzaklaştırmalıyız. Her kul, kendisi gibi kula, kul olmayı reddetmelidir.
G.B. : Kulun kula kul olmaması için ne yapması gerektiği yukarıda açıklandı. Bu noktada ”dilencilik kültürü”nün “bencillik kültürü”nün kaçınılmaz ve doğal sonucu olduğunu ifade etmekle yetineceğiz
A.K.
: Eğer bu kültürü uzaklaştıramazsak sonumuz hiç iyi olmayacak. Yarının çocukları; babasından, dedesinden gördüğü bu sefil dilencilik prensibini "gelenek" olarak sahiplenecek ve şu an yaşanmakta olan bu hastalık kök salacaktır. Bir an önce bu hastalığın önü alınmalıdır. Yoksa 2015'lere topyekün dilenir halde gireceğiz.
G. B. : Yukarıda “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesinden, “Sorun Bencillik: Çözüm Sencilik” sloganından. Bu sloganla "İklim Değişikliği"nin de nedeni olan "Bencillik İlleti"nin altını çizdik. Yalnız bizim değil insanlığın "bencillik illeti"nden kurtulabilmesi için "okul dışı eğitim olarak tanımladığımız çalışmaları yapmaları gerekiyor, bize göre...
Galip Baran/Bilinçolog/ Bilinç Üniversitesi Rektörü/

Turgutreis’in namı-diğer delisi
***
DİYOJEN’LE SOHBET… (*)
Baran (B) : Hayrola Diyojen! Buralarda ne yapıyorsun? Hala insan mı arıyorsun?
Diyojen (D) : HAYIRRRRRRRRRRRRRRRR! İnsandan umudu keseli çok oldu…
B: Öyleyse?
D: “Ekonominin küreseli”yle bozmuş bu insancıkları, önce “iklim değişikliği”ne “dur!” demeleri, öncelikle bu sorunu çözmeleri gerektiği konusunda ikna etmede işbirliği yapabileceğim bir adam!
B: Anladım. Sen bir bilinçolog arıyorsun. İşte buldun. Arayan bulur …
D: Öyle Mİ!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Peki, “ekonominin küreseli”nden başka hiç bir şey
düşünemeyen bu zavallılar arasında ne işin var. Yoksa sen de ….
B: Buldun, gene buldun! Ben de şeyim. Turgutreis’in delisiyim. Şey, Platon, senin için, “Bizim Deli Sokrat” dememiş miydi?…

D: Yaptığın son delilik ?
B: Bilinç Üniversitesi kurdum…
D: Oxford, Harward, Yale , Sorbon gibi ünlü üniversiteler varken; Türkiye’de Üniversite Enflasyonu yaşanırken, çılgınlık bu…
B: Çılgınlıktan söz etmişken, aklıma WORLD WİSE’ın kurucusu Mark DUBOİS’in söyledikleri geldi:
“İnsanlar çevre sorunlarının farkındalar. Ama harekete geçmiyorlar. ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diyorlar. Eli-kolu bağlı oturuyorlar. Oysa, iki çılgın insanın tek başlarına yaptıkları pek çok önemli işler vardır bu dünyada”
D: Sen ve ben gibi yani…
B:Bilirsin, bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllı çıkarmazmış…
D: Allah akıllıların yardımcısı olsun…
Galip BARAN

Bilinçolog
Rektör/ Bilinç Üniversitesi / Turgutreis-BODRUM
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta: galipbaran@ttmail.com / galipbaran@mynet.com
WEB: http://www.internethaber.eu/, www.turkcelil.com/ www.galipbaran.blogspot.com/ http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com/
(*) Bu sohbet Diyojen’in ruhuyla iletişim kurularak gerçekleştirilmiştir. YERSENİZ!

4 Ekim 2008 Cumartesi

ATMA GÜL ATMA…
Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı
Sayın Abdullah Gül,
Bayramın ikinci günü sabahı, NTV Televizyonunda sayın Hakkı Devrim’in Şakir Eczacıbaşı ve Can Gürzap’la yaptığı söyleşinin ardından:

“Trafikte Dikkat, söz konusu olan 10 bin hayat” dediğinizi, topluma seslendiğinizi duydum. Ne var ki, “Atma Gül atma atma…” demekten kendimi alamadım. Sanırım atmak, önemli bir özelliğimiz.
Atarız, atarız…Ve 10 bin hayat vız gelir, bize…
Söylenecek çok şey olabiliyor, trafik konusunda. Hele, yıllarınızı, kendinizi adarcasına harcamışsanız bu sorunu çözmeğe; kendinize iş edinmişseniz, trafik terörüne dur demeyi, benim gibi…
Buna karşın; “Trafikte Dikkat, söz konusu olan 10 bin hayat” diyen bir cumhurbaşkanı bile elinizden tutmamışsa, sizi dikkate almamışsa, siz olsanız o cumhurbaşkanına “atma Gül atma” demez misiniz?
Hem, diyene değil dedirtene bakmalı , değil mi?
Sayın Cumhurbaşkanı,
“Bölgede Barış” için, benim gibileri temsilen, Birleşmiş Milletler’de ve başka ülkelerde konuşmakta, önemli mesajlar vermektesiniz.
Oysa, siz Cumhurbaşkanı olarak “Yurtta Barış” tan da sorumlusunuz. Bu konuda da çaba harcamalısınız. Bilirsiniz ki, “Yurtta Barış” olsa, “Trafikte Dikkat, söz konusu olan 10 bin hayat” projesine gerek kalmaz. “Yurtta Barış” olsa, insanlar, yalnız trafikte değil yaşamın tüm alanlarında dikkatli olurlar. Doğru davranırlar…
Sadede gelecek olursak:

Size yaklaşık 6 ay önce bir “açık dilekçe” ile başvurmuş, o dilekçede sözü edilen alanlarda yıllardır devam eden çalışmalarımızla ilgili olarak brifing verme talebimizi iletmiştik. Bugün bize “atma Gül atma…” dedirten o “açık dilekçe”mizde sözü edilen brifing verme önerimizi, hatırlatırız….
Durumu tekrar bilgilerinize ve gereğini tekrar takdirlerinize arz ederiz.
Saygılarımızla!

Galip BARAN
Rektör/ Bilinç Üniversitesi / Turgutreis-BODRUM
***
"Çalışmanın en yücesi ulus için olanıdır."
Mustafa Kemal Atatürk
***
Kendiniz için değil, bağlı olduğumuz ulus için elbirliğiyle çalışınız, çalışmanın en yükseği budur.
Bir adam ki, memleketin ve milletin saadetini düşünmek yerine daha çok kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
Hususi menfaat, ekseriya, umumi menfaatle tezat halinde olur.
Ulusları yönetenler için ilk ve en zor görev, kişisel bencilliğe kapılmaktan kendilerini korumalarıdır. Mustafa Kemal Atatürk
***
“Vatan benim için ne yapabilir değil, ben vatanım için ne yapabilirim” diye sorun !, J. F. Kennedy
***
Bencil varlıklar kendileri için çalışırlar, ama onlar ulus için çalıştıklarını sanırlar.
Galip Baran; Rektör, Bilinç Üniversitesi//Bodrum-Turgutreis

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com / galipbaran@mynet.com
WEB:
www.galipbaran.blogspot.com/ www. bilinc-universitesi.blogspot.com
EKİ: 8. 05. 2008 tarihli “açık dilekçe”miz

23 Eylül 2008 Salı

TURGUT ÖZAKMAN'A
D A V E T ....
Sayın Turgut ÖZAKMAN,
Çılgın Türkler adlı kitabınız kaç baskı yaptı, kaç adet sattı?
O kitabı kaç kişi okudu?
Kitabı okuyanların kaçı, ANDIMIZ’da yer alan, yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesini özümsedi/öğrendi/ bilinçlendi ?
Biz birkaç kişi; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme alışkanlığı gibi alanlarda, okul dışı eğitim olarak tanımladığımız bazı çalışmalar yapıyoruz.
Yaklaşık 20 yıldır devam eden bu süreçte yeni bir bilinç anlayışı geliştirdik. Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesini özümsedik. Başkalarının mutluluğu için çalışmayı, sencil bir varlık olmayı, başka bir deyişle, yapılması gerekeni yaparak, yapılmaması gerekeni yapmayarak yaşamayı öğrendik. Kendimizi tanıma fırsatını yakaladığımızın farkına vardık...
Nasıl yaşadığımızı görenlerin bir kesimi, bizleri, “herkes sizin gibi olsa” ya da “sizin gibilerin sayısı çoğalmalı” demeye, bizleri övmeye başladılar. Ne var ki, övenlerin neredeyse hiç birisi bizim gibi olma ya da bizim gibilerin sayısını çoğaltma konusunda herhangi bir çaba gösterme gereğini duymadılar. Bananecilik ilkesi (!) ne sığındılar…
Bu noktada, bireyi bilgilendiren kitabi ya da nakli bilgi ile bireyin yaşayarak edindiği tecrübi ya da deneysel bilgi, eşdeyişle, işlevsel bilgi arasındaki farka dikkat çekme gereğini duyuyorum.
Bizler; başta sayılan alanlarda, örneğin çevre, tüketim, trafik, vergi v.b. konularda yaşanmakta olan sorunların yoğunluğuna, bu bağlamda bilinç yoksulu bir toplum olduğumuza bakarak, yukarıda sözü edilen yeni bilinç anlayışımızı toplumla paylaşmak zorunda olduğumuzu dikkate alarak, bir Bilinç Üniversitesi kurduk.
Dünyada bir ilk olduğuna inandığımız bu Üniversitenin ameleleri olduk…
Sayın ÖZAKMAN,
Bu topraklarda barış içinde yaşamak ve Cumhuriyet’i ilelebet payidar kılmak istiyorsak, kitabi ya da nakli bilgi ile tecrübi ya da deneysel bilgi arasında varlığına yukarıda dikkat çektiğimiz farkın değerlendirilmesi, tartışılması ve ülke gündemine taşınması gerektiği inancındayız…
Bu inancımızla ilgili görüşlerinizi açıklarsanız, böylece, Bilinç Üniversitesi’nin inşaatında yer almayı, amele olmayı kabul ederseniz çok seviniriz.
Saygılarımızla,
Galip BARAN
Rektör
Bilinç Üniversitesi, Turgutreis-BODRUM
TEL: 0252. 382 34 77 - 0535. 844 84 76

19 Eylül 2008 Cuma

DÜNYA İNSANLIK AİLESİ
Nilgün NART
İnsanoğlunun psikolojik ihtiyaçlarından bir tanesi olan “bir yere ait olma” duygusu veya ihtiyacı yaşadığımız yüzyılda üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
Ait olma ihtiyacı, insanın kendisini eksik hissetmesi ve neticesinde tamamlanma arzusu ile ilgilidir. Kabul görme, sevme ve sevilmeyle tamamlanır ve tatmin edilir.
İnsanlar; değişik zamanlarda ihtiyacına göre bir guruba, bir partiye, bir ideolojiye, bir dine, tarikata v.s ait olabilirler. Bu ait olmak bilinçli seçimle gelen bir aidiattir. Bir ırka, millete ve aileye ait olmak ise doğumla gelen bir seçimdir.
İnsanoğlu kendini tamamlama ve hep bir “şey” olma ihtiyacı içindedir. Bu ihtiyacın altındaki duygu; eksiklik, acizlik, zavallılık, yetersizlik, değersizliktir. Doğuştan veya seçimle gelen aidiatler; “şeylerin-yerlerin” değerleriyle kendini tamamlamaya çalışır. Fakat ne yaparsa yapsın nereye ait olursa olsun bir türlü tamamlanamaz. Tamamlanma eylemi “Kendisinin” dışında arandığından her girişim, eksikliğin yarattığı gittikçe derinleşen hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Dışarıda dış dünya vardır. Bazen her ne kadar tinsel içerikli guruplarda “içe ait olanlar” konuşuluyormuş veya oluyormuş gibi olsa da bütün her şey dışsal şekillerde – dı
şarıda gerçekleşmektedir.
Bu aidiatlerde ne kadar uzun süre oyalanılıyorsa, içsel hayal kırıklığının, acının, eksikliğin boyutları ve varlığın tükenişi de o oranda artar.
İnsanoğlunun; tarihin başlangıcından beri süren uzun yolculuğunda öyle bir can alıcı noktaya gelinmiştir ki, bu dünyada; kendisi ve diğerleriyle barış içinde huzur bulabilmesi için binlerce yıldır ait olduğu kimlikleri sorgulaması gerekmektedir.
Yeryüzünde olan savaşların, zulümlerin, sefaletin, acının ve ayrılığın nedeni üzerimize yapıştırdığımız ve biz olduğunu düşündüğümüz ve inandığımız kimliklerimizdir.
Şu millettenim, şu dindenim, bu ırktanım, şuna inanırım, şu guruba üyeyim, bu mürşide giderim, bu muhterem zatın dediklerini yaparım v.s gibi söylemlerin ve “kendini” oldurmaya çalışmaların bir sonu yoktur.
Öncelikle şunun anlaşılması gerekir ki; tüm ait olma uğraşıları, insanı insandan ayıran ve bizlerin insanlığını kaybettiği dipsiz birer kuyudan başka bir şey değildir.
Bütün bu ait Ol’ma uğraşıları; dünyada hep enleri ve çokları isteyen bir türlü doymayan, hatta Öte Alemde veya Yüksek Boyutlarda Cenneti, payeleri imkanları bilgileri almak ve Ol’mak için can hıraş bir mücadelenin içine girerek, kendini her vesile ile insan kardeşlerinden ve dünyadan ayıran egodan başkası değildir.
Binlerce yıldır insanoğlunu, yaşamını, geleceğini, malını canını, umutlarını sömüren sistemler ve bu sisteme ait olan kişiler, insanın bu kimlik arayışından, kurdukları kurumlarla, partilerle, tarikatlarla, örgütlerle, ideolojilerle, uydurma dinlerle kendi egolarını tatmin etmektedirler.
İnsanoğlunun gücünden beslenmektedirler.
İyi veya hayrımıza hizmet ediyor görünse bile eğer bir sistem, ideoloji, düzen; bizim içimizde acizlik, yetersizlik, değersizlik, bağımlılık, korku, tükeniş yaratıyorsa ve bu aidiyeti yitirmeyle kaybedeceklerimiz (maddi manevi) bizi bu oluşumlarda hala tutmaya devam ediyorsa, biliniz ki gücünüzü sizden alıyorlar. Sizden besleniyorlar.
İnsanın çaresizliği, gücünüzü sizden alanların çaresi oluyor.
Bu nedenle; insanoğlu, Maslow’un Kuramı olan ihtiyaçlar hiyerarşisindeki “Bir yere ait olma ve sevgi ihtiyacını” tüm insanlık olarak önce Tek bir yere ait olduğunu görerek ve idrak ederek, yeryüzündeki tüm ayrılıkları, savaşları çatışmaları, sefilliği bitirebilir.
Çünkü İnsan yeryüzünde kendini diğerlerinden ayrı gördüğü için yeteri kadar acı ve keder yaşamıştır. Yapılması gereken kimlikler sıralamasında insanın ilk kimliğine yerleşmesidir.
İnsan Dünya gezegeninde yaşayan canlılar arasında bir Tür’dür.
Ve sadece bir Tek İnsan türü vardır.
İnsanın kimliği; İNSAN Ol’masıdır.
Diğer bütün kimlikler “İnsan Olma” kimliğinin üzerine gelerek oturan kimliklerdir.
İnsanoğlunun bundan sonra hayrına hizmet edebilecek yeğane kimlik “İnsan Kimliğidir”.
Ve bu da aslında İnsanın ilk değeri ve ilk kimliğidir.
İnsan Kimliğinizi gerçek kılmadan, hiçbir kimliğimizi gerçek kılamayız.
Gezegenin geldiği son noktada kaosların arasında bütün kimlikler de boştur.
İnsanoğlunun; artık “Evrensel İnsan” olabilmesi için, şimdiye kadar ki bütün kimliklerini terk etmesi ve sadece “İnsan Kimliğinin” içine yerleşmesi gerekmektedir.
Ve bunun için insanın tek ihtiyacı olan “Kendisi” olmaktır. İnsan Ol’maktır.
21yy da; dünyamıza ve insanlığa yüzlerce sen önce gelmiş öğretiler, dinler, insanoğlunun kendi eliyle yaratılan ideolojiler, örgütler, partiler, kuruluşlar, dernekler her ne kadar bizim hayrımıza hizmet ediyor görünürse görünsün ve gerekçesi ne olursa olsun, İnsanlık kendisine “sunulan” hiçbir şeye ait değildir. Hiçbir sisteme, öğretiye, ideolojiye, bütünlüğe ve “Kadere” ait değildir.
Her insan tek tek, önce “Kendisine” sonra İnsanlık Bütünlüğüne sonrada Dünyaya aittir. Ve bunların “oluşunun” bütün bilgisiyle kendi yaratacağı “Kadere” aittir.
Dünya ve İnsan bir Bütündür.
İnsanlık bir Bütünlüktür.
Biz insanlık olarak hepimiz dünya gezegeninde, diğer dünya üzerinde olan canlı türleri ile birlikte bir Bütünü oluşturuyoruz.
Tıpkı bir organizmanın unsurları gibi.
İnsanoğlu her ne kadar dünya üzerindeki diğer canlı türlerinden zeki bir varlık olsa da, dünya sisteminin dışında her şeyden soyutlanmış olarak yaşayabilen bir varlık değildir.
İnsanoğlu Dünya Ekolojik Sistemine aittir.
İnsanoğlunun üzerinde yaşadığı gezegenden ayrı bir varlığı yoktur.
İnsan dünya gezegenin dışında var olamaz. Yaşayamaz.
Aynı şekilde insan için, diğer insan kardeşleri olmazsa da yaşayamaz. Var Ol’masının bir amacı kalmaz.
Bu nedenle; Dünya ekolojik sisteminden tek bir unsur eksik bile olsa sistem dengede kalamaz ve var olmaz.
Oysa İnsanoğlu; çevresini, doğal imkanlarını, kendi türü de dahil diğer canlı türlerini; kısacası gezegene ait Ol’An her şeyi babasından kalmış miras gibi harcamakta ve tüketmektedir. Veya tüketilmesine acizliği, duyarsızlığı ile izin vermektedir.
Yaşadığınız çevreye ile ilgili tahribatlara, yaşamınız canınız ve geleceğiniz kısacası İnsanlığınız ile oynanan oyunlara, olaylara duyarsız kalmak, seyirci kalmak acizlik sergilemek, duyarsızlıktır.
Ve duyarsızlık kısaca izin vermektir.
Nereye kadar?
Binlerce yıldır doğayı, havayı, madeni dağı taşı toprağı, suyu kendi malıymış gibi har vurup harman savuran insanları ve bu olaylara ve insanlara duyarsız kalarak izin veren Biz İnsanlığı, küresel ısınmayla tetiklenen gezegensel aktivitelerden dolayı zor günler beklemektedir.
Dünyanın sabrı bitmiştir. Kaynakları tükenmek üzeredir.
Ama İnsanoğlunun hala sahiplenme arzusu, sahiplenme hırsının tetiklediği diğerlerini ve riskleri yok etme dürtüsü tükenmemiştir.
İnsan ve gezegen bir bütün olduğu için ve gezegen tükendiği için aslında İnsanın geleceği ve kendi varlığı da tükenmiştir. Ama insanlık bunu hala görememektedir.
Ne acıdır ki görmediği için olup biteni anlayamamakta, anlayamadığı için de, gezegenini kurtarmak için hep birlikte harekete geçip gidişata dur diyememektedir.
Çünkü insanlar, bloklara, oluşumlara, milletlere, dinlere, tarikatlara, örgütlere ideolojilere bölünmüş bir durumdadır. İnsan kendi içinde büyük bir kimlik bölünmesinden doğan GAFLETİ yaşamaktadır.
Bölünmüş olduğu içinde birlikte hareket edememektedir.
Kimlik bölünmesi insanı her geçen gün güçsüzleştirir.
İnsan Ol’ma Gücünüzü, Özgür Ol’ma Gücünüzü, huzurlu ve barış içinde insana yakışır bir yaşam sürme GÜCÜNÜZÜ elinizden alırlar.
Ve insanoğlunun içinde ve dışında bütün haline geldiğinde, kimliklerine bakmadan insan kardeşlerine güvendiğinde ve inandığında, kendisine şimdiye kadar anlatılmış bütün toplumsal bilincin kötü masallarını unuttuğunda; birlikte Tek yürek, Tek el, Tek söz olarak iyiliğe güzelliğe barışa huzura refaha kilitlendiğinde çözebileceği gezegensel bir durumu vardır.
İnsanlık olarak yapmamız gereken Gezegenimize ve İnsanlık Medeniyetimize ne olmakta olduğunu bir an önce görmek, değişmek ve İnsan Kimliğimize yerleşerek kendimiz ve Dünyamız için “VAKİT GEÇ OLMADAN” İnsan kardeşle
rimize gezegenimize yaşamamıza sevgimize ve yüreğimize sahip çıkarak hareket geçmektir.
Acizlik, sefillik, atalet, bölünmüşlük, savaş, zülüm, tozlu öğretiler, ritüeller zavallılık, sistemlere yem olmak, dilencilik yapmak ve İnsan Bütünlüğüne ihanet ve delalet içinde olmak İnsanoğluna yakışmaz.
İnsanoğluna; insan onuruna yakışan bir şekilde, ayağa kalkarak kendine, insan kardeşlerine, gezegenine sahip çıkmak ve İnsan Ruhunun asaletinde durarak Dünya ve Evrende fark yaratmak yakışır.
Her şeyin tüm şiddetiyle etrafımızda döndüğü bir süreçte sarılabileceğimiz ve iman edebileceğimiz sadece yüreğimiz ve insan kardeşlerimiz ve gezegenimizdir.
Bütün kimliklerimizi terk ederek sadece İnsan kimliğine yerleşmemiz, Dünya ve İnsanlık için, savaşın, zumlun, acının ayrılığın sefaletin de bitmesi anlamına gelir.
Ve tarihin tozlu sayfaları sizlerin seçimiyle kapanır.
Ve böylece İnsanlık olarak Yeni Çağın şafağını hep birlikte huşu içinde nihayet seyreyleyebiliriz.
Vakit Şimdidir
Mekan Dünya Gezegenidir
Bütünlük Dünya İnsanlık Ailesidir.
Yazan Nilgün Nart
11.11.2007 / İstanbul / Turkiye
********************************İngili
zcesi
THE WORLD HUMANITY FAMILY
NİLGÜN NART
İstanbul / Turkiye
“Belonging to somewhere” sense or need; that is one of the psychological requirements of the human beings; is a phenomenon that should be strongly emphasized in our era.
Belonging need is related to the sense of human about his/her own imperfection and as a consequence of this sense desire to complete it. This can be completed and satisfied by being honored, loving and being loved.
In different periods; people can be a part of a group, a party,an ideology, a religion, a sect etc. due to their needs. This belonging is the one that comes about with conscious choice. On the other hand; belonging to a race, nation and family is a choice that comes along with birth. .
The human being continuously needs to define himself/ herself and needs to be “something”. The sense underlying this need is imperfection, incapability, pitifulness, poorness, worthlessness. The belongings that come along with birth or choice try to complete themselves with the values of “things-places”. However the human can not be completed no matter what he/she does, no matter where he/she belongs to. As the completion act is searched out of “Itself”; all initiatives end up with ever deepening disappointment created by imperfection. The external world is outside. Sometimes, even though it seems that “ the ones belonging to interior world” are being pointed out or occur in spiritual groups; everything materialize in external figures – external world.
The longer human beings hang around these belongings; the more increase the extent of interior disappointment, sorrow, imperfection and the exhaustion of the entity.
In the long journey of the human being that has been continuing till the start of the history, it has been reached to such a crucial point that in order to find peace in reconciliation with itself and others in this world; the humanity has to question the identities to which it has belonged to for centuries.
The cause of the wars, oppressions, misery, sorrow and seperation on earth is the identities that we attach ourselves, consider as ourselves and to which we believe in.
There is no end in discourses such as I am from that nation, I am from that religion, I am from that race, I believe in that, I am a member of that group, I follow that guide, I exer
cise what that reverend person says etc. and trying to mature “oneself”.
First of all this should be understood that all struggles for belonging to something is not anything other than dead wells seperating one from the other and in which we lose our humanity.
All these struggles for belonging to something is not other than ego that desires the tops and more in the world and never being satisfied ; that seperates one from his/her human brothers and sisters and that in each single occasion strives in a hard struggle to obtain Heaven in even the World Beyond and on High Dimensions, to have honours, oppurtunities and knowledge ; and to be.
For thousands of years; the systems that exploit the humanity, its life, future, wealth, soul, hopes and the ones who are part of this system have been satisfying their own egos from this identity seek of the human by means of the institutions, parties, sects, oraganizations, ideologies, fabricated religions which they have founded. They have been nurtured from the power of humanity.
Even seems to serve in good-will or to our benefit; if a system, ideology, order creates incapability, inadequacy, worhtlessness, dependency, fear, exhaustion in ourselves and the probable losses ( material or spiritual) resulting from quitting this belonging still continue to keep us in these formations; be sure that it takes its strength from you. They are nurtured from you.
The desperation of the human becomes the relief for the ones who take their strength from you.
For this reason; humanity can terminate all discrepancies, wars, conflicts , misery on earth through seeing and conceiving that the whole humanity belong to single place as in “ Belonging to a place and love need” in Moslow’s theory of hierarchy of needs.
Because humanity experienced lots of sorrow and grief on earth as it considers itself seperate from the others. What should be done is to place the human in its original identity in identity order.
Human is one of the species among the living things in the World planet.
And there is a Single Human kind.
The identity of the human is its being HUMAN.
All other identities are the ones that come about and reside in the “ Being Human” identity.
The single identity that can serve for the benefit of the mankind from now on is “ Human Identity”.
And this is actually the original value and original identity of human.
We can materialize none of our idenitites unless we materialize our Human Identity.
In the recent situation of the planet; all identites are also blank between chaoses.
For mankind’s being “ Universal Human” ;from now on, it should leave its all identities till now and it should bear only the“ Human Identity.
And all that human needs for this is being “ Itself”. Being “Human”.
In 21st century; no matter to what extent the doctrines, religions, idelologies created by mankind, organizations, parties, institutions, associations seem to serve to our benefit and no matter what the justification is; the humanity belongs to nothing “offered” for it. It does not belong to any system, doctrine, ideology, integrity and “ Fate”.
All people, one by one, firstly belong to “himself/herself” and afterwards to the World. And the “ “existence” of these belongs to the “ Fate” that he/she will create on himself/herself through knowledge.
World and Human is one and only.
Humanity is an integrity.
As the human beings; we all form an integrity on the planet world with the other living specimens on the other world.
Just like the elements of an organism.
In spite of the fact that the human being is a far cleverer creature than the other living specimens in the world; it is not an entity that is able to live in a manner isolated from everthing out of the world system.
Human beings belong to World Ecology System.
The mankind has no other entity than the one that is available on the planet it lives.
The human can not exist out of the planet world. Can not live.
In the same manner; a human can not live without his/her brothers and sisters in mankind. On the contrary;he/she has no reason for existence.
So; even a single component is deficient from the World’s Ecologic System, the system can not sustain its balance and can not exist.
Whereas, humanity wastes away and exhausts its environment, natural facilities, living specimens including itself; in short, everything that belongs to the planet, like a patrimony. Or thanks to its incapability, insensivity, let them to be exhausted.
Remaining insensitive, not being involved in and remaining incapable against hazards to the environment you live, tricks made on your life, soul and future shortly to your Humanity is merely insensitivity.
And insensitivity means letting, in short.
How far?
The human beings; who waste away the nature, air, mines, all around the world and earth as if they were their own and we, the Mankind, who remain insensitive to these acts and people and who let them; will face with hard times because of the planetary activities set off by global warming.
The world is at the end of its tether. Its resources are about to exhaust.
But the human’s will to possess, and impulse to destruct the other and risks that is triggered by this will to possess have not been exhausted.
As the humanity and the planet is one and only, the future and entity of Human itself have also been exhausted along with the planet. But the humanity still fails to see this fact.
It is what a shame that as it can not see, it fails to understand what happens; and as it fails to understand, it can not take an action all together to save the planet and can not put a brake on the course of events.
Because; human beings are divided into blocks, formations, nations,religions, sects, organizations and ideologies. The humanity experiences the UNAWARENESS in itself that come about from the great identity division.
It can not act in unison as it is divided.
Identity division weaks the human day by day.
They take away your power of Being Human, Power of Being Free, POWER of surviving in a humanely life in peace and reconciliation.
And the humanity has an planetary issue which it can solve by keeping in unity in its external and interior world, trusting and believing in its brothers and sisters without distinction about their identities, forgetting all evil tales of the social consciousness that have been told to it till now; by focusing all together on welfare, glory, peace, reconciliation, prosperity in single heart, single hand, single voice.
What we should do as humanity is to see immediately how we destroy our Planet and Human Civilization, to change and upon adopting our human identity; to take an action by protecting our brothers and si
sters, our planet, our life, our love and heart “ BEFORE IT IS TOO LATE” for us and our world.
In capability, misery, inertia, disunity, war, oppression, old doctrines, rituals, pitifulness, being bait for systems, begging, treason and misguidance towards Human Integrity is an unhumanlike attitude.
An humanlike approach is to stand up in a manner proper for human dignity , to protect itself, its brothers and sisters and its planet and to create difference in World and Universe by keeping in nobility of Human Spirit.
In a process that everything revolves around us with a vengeance, what we can wrap and believe are only our hearts, brothers and sisters and our planet.
Our adoption of only our Human identity and leaving all other identities means the termination of wars, oppression, sorrow, discrepancy and misery for World and Humanity.
And ancient pages of the history is closed through your choice.
And so; as Humanity, we can finally watch the dawn of a New Era in awe.
The Time is Now.
Place is the Planet World.
Integral World is the Family of Humanity.
Author: Nilgün Nart
Action for Global Warming Consciousness Change
11.11.2007 / İstanbul / Turkiye
http://www.new.facebook.com/group.php?gid=17707815749 http://www.peaceforhumans.com/ http://www.globalwarmingvideos.org/

ARTIK HALK BİLİNÇLENİYOR'MU !... alıntı "YORUMSUZ"