14 Ocak 2009 Çarşamba

SEVGİ, SİYASET VE KENDİNİ TANIMAK…
(Ergün Arıkdal / Evrensel İnsan/Say. 13-14)
KENDİNİ BİLME YOLUNDA ÇALIŞMAK
“Kendini Bilme” çalışması, varlığımız yeryüzünde bulunduğu müddetçe, son nefesimize kadar sürecek bir çalışmadır. Kendini bilme çalışmasında her attığımız adım bir öncekini aşacağı için, başarınızın da sınırı yoktur. Yani her seferinde daha başarılı olabilirsiniz. “Bu işte başarılı oldum, bu işi başardım, üstesinden geldim,” diyerek diplomanızı alabileceğiniz bir çalışma değildir bu.
Kendini bilme çalışmasının, nefsine hakim olma yani ağırlıklardan kurtulma çalışması olduğunu hatırdan hiç çıkartmamak lazımdır. Çok değişik kişiliklere sahip olduğumuzu ve bu kişilikler arasından kendimize ait hakiki kişiliğimizi; ne toplumdan ne insanlardan, ne de herhangi başkan bir şeyden korkmadan, çekinmeden, yaratmamız ve yaşamamız gerektiğini unutmamak gerekir. İnsanın sık sık kendini hatırlama süreci içersinde bulunması, bu çalışma için çok faydalıdır. Bu, eşkoşmanın olmaması demektir. Yaşam içersinde bizler kendimizi kapıp koyuveririz, olayların içersinde kaybolur, onlarmış gibi oluruz, eşkoşarız. Dolayısıyla bu, kendimizi hatırlamamıza ve kendimizi bilmemize de engel olur. Birtakım yalanlar arasında kalırız, savunma mekanizmaları kullanırız, teviller yaparız. Oysa bu tevilleri kullanmamak gerekir. Gerçekleri konuşmayı da, konuşturmayı da öğrenmemiz gerekir.
Bizler kendimize ister istemez yalan söyleriz, kedimizi aldatan birtakım yalanlar içinde kalırız. Sonra yanlış imajinasyonlar kullanırız. Yanlış tahayyüller içersinde kalırız. Bütün bunları kontrol altına almak gerekmektedir.
Tabii bunlar hemen kontrol altın alınacak şeyler değiller, uzun uzun çalışılması gerekir. İnsanın kendi varlığı üzerinde samimi ve ciddi bir şekilde bir atölye kurması lazımdır. Orada marangozluk, ciltçilik, tornacılık öğrenir gibi atölye çalışması yapmak zorundadır. Atölye çalışması yapmak pratik demektir. Atölye çalışması yapmadan menfi (negatif) duygularınızı ortadan kaldırmanız mümkün müdür? “ Efendim ben insanları severim, insanlar birbirini sevsin” şeklindeki düşünceler insanların kendilerini kandırmalarından başka bir şey değildir. Bunu söyleyenlerin hiçbiri aslında insanları sevmemekte, kendinden başkasını sevmemektedir. Bu tür örneklere TV’de rastlıyoruz; bazı sunucularımız sürekli olarak, “Biz insanları çok seviyoruz, sizleri çok seviyorum” gibi hayranlık ifade eden sözler kullanıyorlar. Bunlar değişik yalancı yüzler takınılarak yapılan işlerdir. Biraz ters laf söyleyin, bakın arkasından neler çıkıyor. Misallerini görüyoruz zaten. Demek ki bunlar, insanların kendilerini kandırmalarıdır, yanlış tahayyülleridir.
Gerçek samimiyet ancak tatbikatla olur, atölye çalışmasıyla olur. Gerçek sevgi de, sevmek de bir atölye çalışması gerektirir. Tıpkı tahta üzerinde oyma işleri yapan birisinin büyük incelikle o oymaları teker teker meydana getirişi gibi, en küçük bir fikir üzerinde bile hassasiyetle durmak gerekir. Atölye çalışması budur. Menfi duygulardan başka türlü kurtulunamaz. “Ben insanları seviyorum” Hayır sen insanları sevmiyorsun! Bunu söylemek de zaten aslında insanları sevmediğinin bir ifadesidir. Sık sık bunu söyleyen insanlar, insanları sevmediklerini saklamak için bunu söylerler. İnsanları seven bir kişi bunu söylemez, bunu hareketleriyle ortaya koyar, yaptığı işlerle ortaya çıkar. Dürüst hareket eder, vicdanlı hareket eder, vazifesini yerine getirir. Düşeni kaldırır, “Benim sınıfım, senin sınıfın “ şeklinde düşünmez.
Birçok yüksek İslam tarikatında nefis terbiyesinin hedefleyen bu tür ekol çalışmalarına ait çok güzel bilgiler, çok güzel örnekler ve egzersizler verilmiştir. Bu egzersizleri daha modernize edilmiş şekliyle uygulamak da mümkündür. İmajinasyonumuza, tahayyülümüze, hareketlerimize sahip olmamız, yalan şeyler düşünmememiz, gündüz düşleri görmemiz gerekir. Yaratıcı imajinasyon başka şeydir, yalan yanlış tahayyül başka şeydir. Yaratıcı imajinasyon çok güzel bir şeydir fakat yanlış tahayyüller, şaşırtıcı tahayyüller, insanın yalan söylemesini fiiliyata kadar getirebilecek hususlardır. Bu konuda size İnsanın Gerçeği Kendini bilmek(*) isimli kitabımızı tavsiye ederim. Bu kitap çok temel bilgiler içeren ve bu devrin insanlığının realitesine uygun olarak hazırlanmış güzel bir rehber kitaptır.

(*) “İnsanın gerçeği- kendini bilmek, P.D. Ouspensky, Ruh ve Madde Yayınları, 1997.
(Ergün Arıkdal / Evrensel İnsan/Say. 184)
HEDEF İDRAK KAPASİTESİNE BAĞLIDIR
“Kendini bilmek” huyunuzu suyunuzu, nasıl bir insan olduğunuzu öğrenmek manasında değildir. Bu ifade “varlığınız hakkında öz bilgilere sahip olmak” anlamına gelmektedir. Yani kendimize,”Ben kimim? Neyim? Ne yapıyorum? Bütün bu çalışmalarımın sebebi nedir? Bu uğraşmaların, didişmelerin sebebi nedir? Hedefim nedir? Yeryüzünde niçin yaşıyorum?” gibi sorular sormalı ve mümkün olduğunca bu bilgileri elde etmeye çalışmalıyız. Ancak bu şekilde, hayatın önümüze çıkarttığı çatal yollardan hangisine gitmemiz gerektiği konusunda daha isabetli kararlar verebiliriz.
(Ergün Arıkdal / Evrensel İnsan/Say. 185)
KENDİNİ GÖZLEMEK VE HATIRLAMAK
“Kendini gözlemek” ve “kendini hatırlamak” denilen kavramlar “Kendini Bilme” çalışmalarında çok önemli bir yer tutarlar. Bu ikisi birbirlerini destekler mahiyettedirler.
(Ergün Arıkdal / Evrensel İnsan/say. 222)
Her insanın vicdanının sesini dinlemesi çok önemlidir. O vicdan sesi sonunda büyük bir halkın vicdan sesi haline gelir ki, bizim ülkemizin en büyük sıkıntısı budur. Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist olmuş durumda. Çok bencil bir milletiz biz. Dolayısıyla, kelebek kanadı şeklinde bile olsa, vicdan sesini savunan, vicdanının ifadelerini ortaya koyan varlıklara çok ihtiyacımız var. Bu memleketin; bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, birtakım menfaatler uğruna “üç maymunlar” ı oynayan insanlara değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, seven, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim asıl sıkıntımız buradadır.
(Ergün Arıkdal / Evrensel İnsan/Say. 292)
Demek ki, “Kendini Bilme”nin birinci basamağı, “Ben uyumakta olan bir insanım” demektir. Bunu kabul etmek, “Ben çoğu kez uyuyorum, yaptığım işin farkında bile değilim. Bu işin nereden gelip nereye gideceğinin, oluşumunda kaç yönde etki olduğunun farkında bile değilim,” demek lazımdır. Çünkü insan gerçekten de kendisinin, söylediğinin, baktığının, işittiğinin farkında değildir. Kendini neye konsantre etmişse sadece onu görür. Görmek istediğini görür, işitmek istediğini işitir, dinlemek istediğini dinler; hangisi işine gelirse. Bunun dışındaki şeyler onun için yoktur. Demek ki kendini bilmenin ilk şartı, uyumakta olduğunu fark etmektir ki bu da çok büyük bir şeydir. Peki, uyumakta olduğumuzu nasıl anlarız? Bu öyle kolay bir mesele değildir; yavaş yavaş adım adım gitmek gerekir.
Sadece kendisine karşı sorumluluk hisseden, kendisine karşı bir görev duygusu içersinde olan insanın, başkalarına karşı görevi olmaz ki! Onu da bırakın, insan kendisine karşı sorumlu olduğunun bile farkında değildir. Çünkü eğer kendisine karşı gerçekten şuurlu bir egoizma ile yaşasa, kesinlikle başkasına zarar vermez. Çünkü bilir ki, başkasına verdiği her zarar dönüp dolaşıp kendisine gelecektir. Yere attığı her çöp sonunda kendi yolunun pislenmesine sebep olacaktır. Ama egoistik bir insan çöpten kurtulmak için onu sokağa atıverir ve o an için çöpten kurtulur. Ama şuurlu bir egoist bunu yapmaz.
DERLEYEN:
Galip BARAN
Turgutreis’in, yurdunu ve milletini özünden (kendisinden) çok seven ve bu yazıyı baştan sona kadar okuyabilene hayran delisi.
"Yolsuzlukla Mücadele
Vatan Savunmasının Gereğidir"
(Mustafa Köse 'M.K.' ve Galip Baran 'G.B' sohbeti)
M.K.: YOLSUZLUKLA MÜCADELE VATAN SAVUNMASI'NIN GEREĞİDİR .. BÜTÜN MİLLİ KURULUŞLARA, ULUSAL SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINA SESLENİYORUM..
G.B. : Seslenmenin hiç faydası olmuyor sayın Köse. Başbakan, “Medeniyetler Arası İttifak Toplantıları" ndan fırsat buldukça, ulusa sesleniyor. Hem de TRT’den...

Biz de seslendik. Başbakanınki gibi değil, kişisel olanaklarımızla…
M.K. :YOLSUZLUKLARIN ÜSTLERİNİN ÖRTÜLMESİNE SESSİZ KALMAYALIM .. YANYANA GELELİM, İLLERDE, İLÇELERDE DEMOKRATİK MÜCADELE İÇİN ORTAK EYLEM KARARLARI ALALIM. İMZA KAMPANYALARI, TOPLANTILAR, MİTİNGLER DÜZENLİYELEİM. YETİMİN, YOKSULUN HAKKINI YİYENLER, DEVLETİ SOYANLAR HESAP VERSİN, YOLSUZLUKLA MÜCADELE İÇİN GEREKLİ KANUNLARIN BİR AN EVVEL ÇIKMASINI, BAĞIMSIZ VE YETKİLİ YOLSUZLUKLA MÜCADELE BİRİMLERİNİN OLUŞTURULMASINI, HEP BİRLİKTE MECLİS VE HÜKÜMETTEN TALEP EDELİM, MİLLETİMİZİ BİLİNÇLENDİRİP, HAREKETE GEÇİRELİM .
G.B. : “Çevremizi temiz tutalım”, trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım” çağrılarını hatırlayalım ve “Lim”, “lım” ekleriyle sona eren cümlelerle yapılan seslenişlerin bir yere varılamadığını anlayalım artık, lütfen…
Milleti “bilinçlendirmek”ten söz ediyorsunuz. Bilinç sözcüğünü, herkes gibi, siz de yanlış kullanıyorsunuz. Bu sözcük fiil olarak kullanıldığında nesne alamayacağını, diğer deyişle, hiç kimsenin bir başkasını bilinçlendiremeyeceğini, sadece bilgilendirebileceğini siz de bilmiyorsunuz.
Yolsuzlukla mücadele için gerekli kanunların bir an evvel çıkmasını, bağımsız ve yetkili mücadele birimlerinin oluşturulmasını, hep birlikte Meclis ve Hükümetten talep etmeyi öneriyorsunuz.
Keşke talep etmek bir işe yarasaydı.

Bağımsız ve yetkili mücadele birimleri oluşturulabilseydi.
Hem sonra, bu konuda gerekli kanunların olmadığını mı sanıyorsunuz.

En çok kanun yapan, Anakanun (Anayasa) değiştiren ülke olduğumuzun farkında olmanız, dolayısıyla kanunun çözüm olmadığını da düşünebilmeniz lazım, efendim.
Aşağıdaki diyalog bu konuda size yardımcı olabilir .
* Ne var ne yok? Yasa çok bilinç yok !
* Yasa neden çok? Bilinç yok da ondan! “Çevre bilinci”miz olsa Çevre Yasası’na; “trafik bilinci”miz olsa Trafik Yasası’na; “vergi bilinci”miz olsa Vergi Yasası’na gerek kalmazdı?
* Peki, bilinç neden yok? Yasa çok da ondan. Yasayı herkes biliyor ama görüyorsunuz bilmek yetmiyor. Bilmek bizi bilinçlendiremiyor…
Sayın Köse, Samsun'dan yazıyorsunuz. Atatürk bu Cumhuriyeti, Samsun’dan başlattığı Kurtuluş Savaşı ile kurdu. O’nun kurduğu Cumhuriyet’e sahip çıkabilmek, ilelebet payidar kılabilmek için bilinç kavramını iyice öğrenmemiz, bunun için ise, ”yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni içselleştirmemiz gerekiyor…
İnanmak zor gelebilir ama biz birkaç kişi bunu başardık…
Okullarımız ve üniversitelerimizde verilen eğitim, kişisel çıkarlarımız için çok şey ifade etse de, sıra sözü edilen ilkeyi içselleştirmeye gelince faydası olmuyor...
Olsaydı… Bu kadar çok üniversitemizle, üniversite mezunu devlet ve iş adamımızla, akademisyenimizle neler yapmazdık ki?
“Muasır Medeniyet”i çoktan aşardık. AB’yi, ABD’yi çoktan sollardık. İMF Kapısında kuyrukta beklemezdik. Bu zilleti çekmezdik, inan.
Sayın Köse, bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz :
www.turkcelil.com sitesindeki yazılarımızı, özellikle de “yolsuzlukları önlemek atla deve değil” başlıklı yazımızı gözden geçirebilirsiniz.
Saygılarımla.

Galip BARAN
Bilinçolog /yasa bağımlısı/ Turgutreis’in yurdunu ve milletini özünden çok seven delisi. Bilinç Üniversitesi (*) Turgutreis-BODRUM
TEL: (0252) 382 34 77 ; (0535) 844 84 76
E-mail:
galipbaran@ttmail.com ; galipbaran@hotmail.com
WEB: www.turkcelil.com; www.internethaber.eu; www.galipbaran.blogspot.com;
www. bilinc-universitesi.blogspot. com, 48960 Turgutreis/BODRUM
(*) : Bilinç Üniversitesi;
(a) Bilinç kavramını, özellikle de “toplumsal sorumluluk bilinci”ni hayata geçirmek,
(b) “Cumhuriyet’in yüksek seciyeli muhafızları”nın ve “yurdu ve milleti özünden çok seven nesilleri”nin yetiştirilmesinde devlete, yardımcı olmak için kurulmuştur.

13 Ocak 2009 Salı

Sayın "ykn" , (İNFOSOLBİRLİK@yahoogroups.fr)
Şunu biliniz ki, "COLLAPSE" (ÇÖKÜŞ) değil, tam aksine, "REVİVAL" yani bir "DİRİLİŞ" var Mustafa Kemal'in Türkiyesinde... "Muasır Medeniyet"i sollayacak bir "SİLKİNİŞ" yani, Mustafa Kemal'in Türkiyesi "Bilinç Çağı"nı İDRAK etmiştir, 12. 01. 2009 itibariyle...
"Ozon tabakası, sera etkisi, buzullar, yağmur ormanları ve iklim değişikliği gibi sorunlardan 'Bilgi Çağı' sorumludur" dersem, "hayır" demeyeceğinizi umuyorum...
Bu açıklamalar, yıllardır devam eden, "okul dışı eğitim" çalışmalarında edinilen "tecrübi bilgi" ile inşa edilmiş Bilinç Üniversitesi tarafından yapılmaktadır...
Bilinç Üniversitesi; "kitabi-nakli bilgi" ile inşa edilmiş olan Bilgi Üniversiteleri'nin bu açıklamalara kulak vereceklerini ummak istiyor...
" Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır" diyen Atatürk'ün Türkiyesi "Bilgi Çağı"nda kaybettiği yüzyılları "Bilinç Çağı"nda yapacağı SIÇRAMA ile kapattıktan başka, kaybetiği kadar da fark atacaktır, Muasır Medeniyet'e sayın ykn hotmail !
"Bilinç Çağı" dünyayı, hepimizi, kucaklayacak" Yurtta Barış Dünyada Barış"ı, da gerçekleştirecek bir mekanizmadır, efendim...
GaliP BARAN
----- Original Message ----- From: ykn_hotmal
Sent: Saturday, January 10, 2009 1:16 PM
Subject: HABER AJANSI THE TRIAL OF MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

THE COLLAPSE OF TURKEY (I)
Sivas, Turkey, 1919
THE TRIAL OF MUSTAFA KEMAL ATATÜRKPart ıDEEP BACKGROUND“No, no!” said the Queen. “Sentence first—verdict afterwards.”Alice’s Adventures in WonderlandLewis Carroll
In the name of democracy, social justice, and legal egalitarianism, a purge of hundreds of secular opponents of Turkey’s religious-rooted, ruling party, the AK party, is taking place in plain sight. It’s a witch hunt called “Ergenekon,” and it's made in the USA. This travesty is worthy of comparison to other America-backed human and political rights fiascos like the juntas in Brazil (1964), Uruguay (1973), and Argentina (1976), not to mention the glorious Pinochet years in Chile, begun so ironically on September 11, 1973.(1) In terms of purges and cultural cleansings, the Spanish Inquisition also comes to mind—for once, America has “clean hands.” An inquisition Dostoevsky-style is a better comparison. As you remember in The Brothers Karamazov, Jesus returns to earth and is arrested by the religious Grand Inquisitor for misjudging human nature and giving the people too much freedom.
Tomorrow I shall find you guilty and burn you at the stake as the most wicked of heretics, and those same people who today kissed your feet will tomorrow at one wave of my hand rush to rake up the embers on your bonfire. (2)
Think Atatürk in the dock, Atatürk, the founder of modern Turkey, the accused, Mustafa Kemal Atatürk.
Beyond the looking glass in the Republic of Turkey, almost a hundred suspects have been swept up in raids, predawn and otherwise, to be held without benefit of provisions of habeas corpus. Some were held without charges for upwards of 18 months. Some died in prison, uncharged. A few were released. Ripe with the odor of a fishing expedition—documents confiscated, computers impounded and subject to being loaded with false evidence—the so-called investigation marches on, a legally blind beast of terror. So-called evidence is leaked to the public by the religious, pro-government press. Human rights? The rule of law? Not in Wonderland Turkey. Not through Turkey’s looking-glass.But at last, in the summer of 2008, charges finally were proferred. The indictment runs a back- and mind-bending 2500 pages, with an additional 150,000 pages in 450 dossiers. As the saying goes, everything is in there but the kitchen sink. It’s a hodge-podge of documents—transcriptions of wire-tapped telephone conversation, secret witness depositions, and dubious linkages to even more dubious so-called evidence. But now, at last, a trial of sorts is in process, IN THE JAIL! The prejudical nature of this venue alone would seem enough to have the whole mess tossed in the Bosphorous, even by a semicomatose judge. But not in Wonderland Turkey. In Wonderland Turkey, as in Macbeth, fair is foul and foul is fair. And the ruling party controls a large segment of the judiciary system, a system in tatters regarding democratic objectivity and legal propriety.Which brings us to Silivri Prison (Silivri Cesaevi), a vast penology factory, a gulag worthy of all the words Solzhenitsyn ever wrote on the subject. From the air it’s reminiscent of the aerial reconnaissance photographs of Auschwitz.(3) The general area called Silivri, about 40 miles west of Istanbul, is prime agricultural and pasture land and was once famous for its yogurt. Unfortunately, like many other things Turkish, mismanagement ruined the brand. Now, the nation itself is ripe for ruination.The prison, brand new and capacious—the largest in Europe—has room to incarcerate 11,000 prisoners. The freshman class of Ergenekon suspects numbering a hundred or so is small potatoes indeed. To prepare such a huge facility the ruling party must have big plans, with room for 10,900 more “suspects.” The scheme functions very well for the ruling party. To distract attention from whatever ruling party transgression happens to be raging—lawsuits, corruption scandals, economic crises—a roundup is ordered of the usual suspects, all followers of the principles of Atatürk. Writers, journalists, university presidents, labor union leaders, lawyers, retired army officers are all fair game. Some are in their eighties and represent a deep heritage seeded by the golden years of Mustafa Kemal’s “enlightenment” revolution. Those now jailed are the intellectual essence of the legacy of Atatürk, the “Turkish youth of future generations” to whom Kemal literally, in speech, and writing, entrusted the safety and protection of the secular Republic of Turkey, a republic whose very existence is in dire jeopardy .The ruling party uses the Ergenekon scam for two reasons. First, “creative subversive talent,” both inside and outside Turkey, has been marshalled to bring to fruition the crackpot project of the Bush administration to make Turkey a “moderate Islamic state.” And the ruling party is an obedient creature of America. Second, the ruling party has particularly messy linen. When it gets hung out to dry, a smoke screen is needed. Enter Ergenekon, the monster of Turkey.Consider, for example,the trial in early 2008 where the AKP was found guilty by the Constitution Court of being the focus of anti-secular activity in Turkey. Round-up! Consider the Deniz Feneri scam, the draining of millions of euros from a so-called charitable foundation. Indeed 41 million euros of contributions from pious Turks in Germany were stolen, 17 million of which was hauled to Turkey. Some of the loot was reportedly given to a media company friendly to the ruling party—the prime minister’s son-in-law being one of the operators. According to the German prosecutor, the money importation reached high levels of the current government—no names given, of course. The prime minister, perhaps protesting a bit too much, handled the news by ordering a boycott on the newspapers in Turkey that dared print the story. Zahid Akman, a party insider and manager of the Turkish government’s television and radio system (RTÜK), was fingered by the court as the bagman. The Turkish legal authorities have yet to act, waiting patiently for the German court’s dossier to arrive. Akman remains diligently at his post, protecting public morality by resolutely blurring offending scenes of cigarette smoking and alcohol consumption.Beyond the looking glass in the Republic of Turkey there is a Constitution prevailing that the religious-rooted ruling party cannot abide. The first line is enough to make the pious party membership seethe. It states that the essence of the nation is,
in line with the concept of nationalism and the reforms and principles introduced by the founder of the Republic of Turkey, Atatürk, the immortalleader and the unrivalled hero, this Constitution, […] affirms the existence of the Turkish nation and motherland and the indivisible unity of the Turkish state.(4)
There’s that name—Atatürk—military hero, anti-imperialist, political and social reformer, an intellectual (his personal library was enormous) (5), and scrupulously honest. No wonder he’s despised by Turkey’s ruling party, whose primary reading fare is the holy book and whose primary social initiative is the veiling and diminishment of women. Contrast this with Atatürk who gave Turkish women full voting rights in 1934, well before France (’44), Italy (’45), Greece (’52), Belgium (’60), and Switzerland (’71). The government’s Atatürk-phobia runs deep, and is no longer under cover.Sadly, little is known about Atatürk in the west. The New York Times propagandist, Sabrina Tavernise, dismisses him as a “former army general” (6). Earlier in the year she had echoed the ruling party’s anti-Atatürk line and criticized him for “imposing a radical secular reform on a poor devout country.” (7) Short shrift for the man who founded the most profound, sweeping western revolution in the 20th century. Tavernise trotted out this same disparaging theme in another pro-government article six months later. Therein she quoted Dengir Firat, then vice chairman of the AK party, who said that Atatürk had “traumatized” the people. “Overnight they were told to change their dress, their language. Their religious ways were dismantled.”(8) Firat’s allegations are nonsense, as Tavernise could have readily determined with a little reading of history. Firat, a slick man with a built-in sneer, sports a diamond pinky ring along with a gold wristwatch the size of a pomegranate. He, like his party, is on a mission to destroy the concept of Atatürk. Unfortunately for him, he was caught up in the aforementioned Deniz Feneri embezzlement, coupled with allegations of drug racketeering. It proved too much, even for Prime Minister Erdoğan who sacked him from his job as deputy head of the party. But not from the party. Firat remains happily sitting in parliament, enjoying immunity from prosecution, as do all parliamentary deputies in Turkey.Other politicians, in other climes, might have been pressured by their constituency to resign. Or have resigned as a matter of conscience, or from a sense of personal honor. Not in Turkey. Not any more. Not since the death of Mustafa Kemal Atatürk, the accused now in the dock.
End of Part I(To be continued)Next episode: The Arraignment
Cem Ryan, Ph.D.Istanbul, Turkey8 January 2009
http://forreasonsunknown-cem.blogspot.com/
(1) For details on these and numerous other America-induced political and social catastrophes read Naomi Klein’s The Shock Doctrine, Penguin Books, New York, 2007.
(2) Dostoyevsky, Fyodor. The Brothers Karamazov, Penguin Classics, New York, 1993, page 287.
(3) http://www.nizkor.org/hweb/camps/auschwitz/aerials.html
(4) Excerpt from Constitution in Turkish: “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda”The Constitution of the Republic of Turkey (English): http://www.hri.org/docs/turkey/The Constitution of the Republic of Turkey (Turkish): http://www.byegm.gov.tr/mevzuat/anayasa/anayasa-tr.htm
(5) “The library at Atatürk’s Mausoleum contained 3114 different publications which he had read. Atatük had underlined passages and scribbled notes on a number of pages he had found particularly interesting. Of those publications I studied 278 of the books dealt with the history of various civilizations.” Tufekçi, Gürbüz D. Universality of Atatürk’s Philosophy, Turkish Ministry of Foreign Affairs, 1981, page 9.
(6) New York Times, 13 Oct 2008 http://www.nytimes.com/2008/10/14/world/europe/14turkey.html?scp=4&sq=ataturk,
(7) New York Times, 16 Jan 2008http://query.nytimes.com/gst/fullpage.html?res=9C07EED9163BF935A25752C0A96E9C8B63&sec=&spon=&&scp=9&sq=ataturk,
(8) New York Times, 22 Jun 2008http://www.nytimes.com/2008/06/22/world/europe/22turkey.html?scp=2&sq=bitter

5 Ocak 2009 Pazartesi

Sözde "BİLGİ ÇAĞI" felaketi ve GAZZE icraatına ilişkin fotoğraflar...
BENİM BİR SORUM VAR: BUNCA BİLGİ ÜNİVERSİTESİ VE BUNCA BİLGİLİ YAHUDİ BİLİM ADAMININ VARLIĞINA KARŞIN DÜNYA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SORUNUNU ÖNLEYEMEDİ. BEN ŞİMDİ TUTSAM, ÇÖZÜM BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ DESEM NE DERSİNİZ?
Galip Baran
----- Original Message -----
From: yaman ahmet cangýz, To: 123@456.com
Sent: Saturday, January 03, 2009 4:57 PM
Subject: Pakistanlı Bir Bilim Adamının Yazısı
.ExternalClass .EC_hmmessage P{padding:0px;}
.ExternalClass body.EC_hmmessage {font-size:10pt;font-family:Verdana;}
PAKİSTANLI BİR BİLİM İNSANININ YAZISI ...
Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika'da yedi milyon, Asya'da beş milyon, Avrupa'da iki milyon ve Afrika'da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi'ye 100 tane Müslüman düşmektedir. Buna rağmen Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler. Nedenini hiç merak ettiniz mi?
Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından 'Yüzyıl'ın Adamı' seçilen Albert Einstein bir Yahudi'ydi. Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudi'ydi. Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle. İşte size ürettikleriyle tüm insanlığa zenginlik katmış olan Yahudilerden bazıları:
Ø Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini verdi.
Ø Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
Ø Albert Sabin çocuk felci aşısını daha da geliştirdi.
Ø Gertrude Elion lösemiye karşı ilacı verdi.
Ø Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.
Ø Paul Ehrlich frengiye karşı bir tedavi buldu.
Ø Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandı.
Ø Bernard Katz nöromüsküler iletişim (kas-sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.
Ø Andrew Schally endokrinoloji (metabolik sistem rahatsızlıkları, diabet, hipertiroid) Aaaron Beck Cognitive Terapi (akli bozuklukları depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemi) geliştirdi.
Ø Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
Ø Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
Ø Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.
Ø Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yarattı.
Müslümanlar da dahil tüm hastalar Yahudilerin; bu buluşlarından yararlanıyor, sağlığına kavuşuyor.
Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını, Benno Strauss paslanmaz çeliği, Isador Kisse sesli filmleri,Emile Berliner telefon mikrofonunu ve Charles Ginsburg videotape kayıt makinesini geliştirdi. Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti. Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi. Son 105 yılda 14 milyon Yahudi bilim dalında 100 ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman yalnızca üç Nobel kazandı. Neden Yahudiler bu kadar güçlü ?
Yahudi inancına bağlı ünlü yatırımcılar; Ralph Lauren (Polo), Levi Strauss (Levi's Jeans), Howard Schultz (Starbuck's), SergeiBrin (Google), Michael Dell (Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle), Donna Karan (DKNY), Irv Robbins ( Baskins & Robbins ) ve Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts ).
Yale Üniversitesi'nin Başkanı Richard Levin bir Yahudidir.
Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers, Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk'ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?
Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210), Neil Simon (The Odd Couple), Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3), Michael Mann (Starzky and Hutch), Milos Forman (One FlewOver The Cuckoo's Nest, Amadeus), Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat), Ivan Reitman (Ghostbusters), Kohen Kardeşler,William Wyler. William James Sidis, 250-300 lük I.Q. derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır. Bilin bakalım hangi dine mensuptur?
Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı) Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)
Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1 milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa'da, ve 6milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslümandır. Her bir Hindu'ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.
Müslümanların bu kadar kalabalığa rağmen neden güçsüz olduklarını hiç merak ettiniz mi? Nedeni şudur; İslam Konferansı Örgütü'nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde 500 adet üniversite bulunmaktadır. Üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Sadece ABD'de 5.758 üniversite vardır. 2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi' Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi' hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur. UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse % 90 ve bunlardan 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkede okuma-yazma oranı % 100 dür. Müslüman dünyasında buna çok zıt bir durum olarak bir ülkenin okuma-yazma oranı yaklaşık % 40 olup, % 100 okur-yazar oranına sahip bir Müslüman ülke yoktur.
Hıristiyan dünyasındaki 'okur-yazar' ın% 98'i ilkokulu bitirmişken, Müslüman dünyasında bu oran % 50dir. Hıristiyan dünyadaki okur-yazarların % 40'ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında %2'yi geçememektedir.
Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı 230 olup her bilim adamına düşen Müslüman sayısı 1 milyon kişidir. ABD her 1 milyon Amerikalıya karşılık yaklaşık 4000 bilim adamına, Japonya 5000 bilim adamına sahiptir. Tüm Arap dünyasındaki tam-zamanlı çalışan araştırmacı sayısı 35.000 kişidir ve her bir milyon Arap nüfusa 50 teknisyen düşmektedir. (Bu sayı Hıristiyan dünyasında bir milyon kişiye 1000 teknisyendir.) Ek olarak İslam dünyası gayrı safi milli hasılasının yalnızca % 0.2 sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırmaktayken Hıristiyan dünyası % 5 oranında araştırma-geliştirme fonu ayırmaktadır.
Sonuç:İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.
1000 kişiye düşen günlük gazete sayısı ve bir milyon kişiye düşen kitap çeşidi bilginin toplum içine yayılıp yayılmadığının iki önemli göstergesidir. Pakistan'da 1000 kişiye 23 günlük gazete düşerken bu sayı Singapur'da 360 dır. İngiltere'de her 1000 stand için 2000 çeşit kitap bulunurken, Mısır'da kitap eşidi 20 dir.
Sonuç: İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır.
Bilgi uygulamasının önemli göstergelerinden biri ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki oranıdır. Pakistan'ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran % 1, Suudi Arabistanın % 0.3, Kuveyt, Fas, ve Cezayirin aynı şekilde % 0.3tür. Singapur'da bu oran % 58 'dir.
Sonuç: İslam Dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgi üretmiyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi yayamıyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi uygulamıyoruz.
Ve gelecek bilgi-temelli toplumlara aittir.
İlginçtir, OIC üyesi 57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır. ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. (Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.) Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar hep birlikte 500 milyar dolarlık mal ve hizmet üretmektedirler ve bunların çoğu petroldür. Mal ve hizmet üretimi İspanya'da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretim gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır. İslam Dünyasının gayrı safi milli hasılasının tüm dünya gayrı safi milli hasılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.
O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür? Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek kaliteli eğitim yoksunluğu. Çok kesin biçimde söylersek akılcı olmayan, din eksenli ve çağdışı eğitim.

Dr.Faruk Saleem
Yazar, İslamabad

3 Ocak 2009 Cumartesi

ORTAYA BİR YAZI (*)
Ey Muhatap!
Biraz önce İstanbul’dan bir dostum, 40 yıllık arkadaşım, Akın Yılmaz telefon etti. Yeni yıl dileklerini iletti. Mutad sohbetten sonra sıra, mesleğimle ilgili olarak yazdıklarımın eleştirisine geldi. “Gına geldi” demedi. “Tekrardasın” dedi, nazikçe…
Yılmaz haklı, ama başka türlü yapamam, herkes gibi ondan-bundan duyduğumu, orada-burada gördüğümü ya da okuduğumu yazamam ki. Örneğin, Bekir Coşkun gibi “nakliyeci” olamam ki. Okurlarına “helal olsun” dedirten “kitabi bilgi” aktaramam ki. O konuda yeteneğim de hevesim de yok. Sonra, öylesi yazarlar o kadar çok ki…
Arada sırada ben de “nakliyecilik” yapıyorum. Çalışmalarımdan söz ederken Kur’an’dan, Sokrat’dan, Erich Fromm’dan, Ruhbilim Uzmanı Ergün Arıkdal’dan yararlanıyorum. Bu hataya, beni daha kolay anlarlar diye düşüyorum…
Benim mesleğim, ki rakibim yoktur, başta kendim olmak üzere insanla uğraşmaktır. Çalışmalarımı görenlerin “herkes senin gibi olsa”, “senin gibilerin sayısı çoğalmalı”, “sen bizim için, sen insanlık için çalışıyorsun”, “hakkın ödenmez” benzeri cümlelerle övmelerine bakılırsa, kendimle uğraşma konusunda başarılı olduğum, nefsimle baş edebildiğim söylenebilir...
Ben; nefsimle baş edebilmemi sağlayan mesleğimde edindiğim “tecrübi bilgi”yi dile aktarmak için yazıyorum. Belki okuyanlar da yararlanırlar, belki onlar da benim gibilerin sayısını çoğaltmak için, nefslerinin esaretinden kurtulmak için çalışırlar, umuduyla yazıyorum. Onlara örnek olmak için yazıyorum. İşte, bunu yaparken “tekrar”a düşüyorum…
En yakınlarım “tekrardasın” diyebildiklerine, başkalarına örnek olma konusunda başarılı olamadığıma, mesleğimin bu boyutunda yaya kaldığıma göre, napçez muhatap, söyle!
Keşke, bu konuda “tekrara” düşmeden yazacak bir babayiğit çıksa, şu andan itibaren tek kelime yazmayacağıma, ömür boyu susacağıma söz verebilirim. Buna hazırım.
Amma! Böyle birisi, örneğin yukarıda sözünü ettiğim Bekir Coşkun gibi bir yazı ustası ortaya çıkmadıkça, bu sorumluluğu üstlenmedikçe, elini taşın altına koymadıkça, mesleğimi terk edemem başka türlüsünü yapamam. Bananeciliğin böylesine vicdanım izin vermez…
En yakınımdakiler bile beni anlamadıklarına göre, bu iki ucu şeyli durumdan beni kurtarma sorumluluğu senin, Ey Muhatap! Ama, lütfen, sen de bazı dostlarım gibi beni öveceksen, kalsın!. Böylesi bir “kurtuluş”a razı değilim…
Demek ki, senin de, “en başta kendinle olmak üzere, insanla uğraşma mesleği”ne soyunman, benim gibilerin sayısını çoğaltmak için çalışman, beni izlemen gerekecek. Ama, “izindeyiz” diyenlerin neyin izinde olduklarını da unutma sakın…
Seni de bir başkası izlerse, bunu başarabilirsen, Üç Ahbap Çavuşlar olursak, ne mutlu bize. Başta Yüce Tanrı olmak üzere, dünya alem teşekkür eder önce ikimize, sonra üçümüze ...
Bu kadar basit, Ey Muhatabım!
Galip BARAN
(*) : Saldım Çayıra Mevlam Kayıra !
***
SORUMLULUK VE PROFESÖRLER…
Çağdaş idealist varoluşçuluk öğretisi; sorumluluk kavramına, metafiziğin törebilimsel ve tanrıbilimsel anlamını ve öznel ölçülerle değerlendiren anlayışını aşan bir anlam vermiş ve özgürlüğün zorunlu sonucu saymıştır. Özellikle Fransız düşününü Sartre’ın deyimiyle insan “özgürlüğe mahkum” olduğundan ötürüdür ki sınırsızca sorumludur. Hem de öylesine sorumludur ki sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumludur. (*)
* * *
Her kavşağa bir Galip! “Sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumlu”, bir başka deyişle, “Toplumsal Sorumluluk Bilinci”ne sahip bir Galip! (“Her kavşağa bir Galip”/ Sabah/ 16. 12. 1997)
Her kavşağa bir Galip bulamayız. O kadar çok Galip yok bu ülkede. Bilinç Üniversitesi’ni kuruduğu halde, önerdiğimiz Prof. ünvanını kabul etmeyen, Baş-amele olduğunu savunan, Galip sayısı henüz iki bile değil…
Oysa, bu ülkenin yetiştirdiği Prof. sayısını bir düşünün. Küçük bir Prof. Ordusunu kurmak işten bile değil. Böylece, “Her kavşağa bir Prof.”la işe başlayabiliriz, işe. Bütün mesele “sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumlu” Prof.’ları bulmakta, onları harekete geçirebilmekte, çözüm…
O sorumluluğu üslendiklerinde, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümseyeceklerini; Bilinç Çağı”nın başlayacağını; “kansız kavgasız bir devrim”in gerçekleşeceğini; “Bilinç Devrimi”ni hayata geçeceğini bilseler, buna inanabilseler, işte o zaman kurulabilir bir Prof. Ordusu…
Prof. Ordusu da, kavşaklarda çalışmaya başladıklarında gözaltın alınabilirler Galip Baran gibi. Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz tarafından. ( “Kırmızı Işık Eylemcisine Gözaltı/ Milliyet/ 22. 04. 1998)
Ama dert değil . Bu tür tepkiler, sayın Prof’ların da “Toplumsal Sorumluluk Bilinci” edinmelerini sağlayacak, onların da “yasa bağımlısı” olmalarına yol açacaktır. Belki onlar da, bir taraftan eleştirirken, diğer taraftan, teşekkür de edebilirler, Ercüment Yılmaz gibilerine, gözaltın alındıkları için Galip Baran gibi…
(*) (Metnin aslı) : Sorumluluk, metafizikte törebilimsel ve hukuksal anlamda kalmış, özellikle de tanrı buyruğu ve bireysel bulunç gibi tanrıbilimsel ve öznel ölçülerle değerlendirilmiştir. Çağdaş idealist varoluşçuluk öğretisi, ona büsbütün aykırı bir anlam vermiş ve özgürlüğün zorunlu sonucu saymıştır. Özellikle Fransız düşününü Sartre’ın deyimiyle insan “özgürlüğe mahkum” olduğundan ötürüdür ki sınırsızca sorumludur. Hem de öylesine sorumludur ki sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumludur. (Felsefe Sözlüğü/Orhan Hançerlioğlu/s.380):
***
SEVGİ ? ! ? ! …
Bilinç Üniversitesi, kadınların 29 Mart seçimlerinde belediye başkanlığı için bağımsız olarak aday olmaları konusunda ülke genelinde bir kampanya başlattı. Ülkenin geleceğini belirlemede kadınların inisiyatif almalarını hedef alan bu girişimin nedeni, kadınlarımızın, ana olarak,“ANDIMIZ” yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”nin gelecek nesillere kazandırılmasında oynayacakları roldür. Avantajlı konumda oluşlarıdır...
Gerçek anlamda bir devlet kuramamak, bir ulus olamamak, yolsuzlukların önünü bir alamamak, uluslar arası camiada saygın bir yer edinememek, muasır medeniyeti aşamamak, “yurtta barış”ı sağlayamamak, cumhuriyet’in ….. seciyeli muhafızlarını yetiştirememek gibi sıkıntılar; sözü edilen ilkeyi özümseyemeyişimizin ödemek zorunda kaldığımız bedelidir.
Yaklaşık 20 yıl önce başlattıkları okul dışı eğitim çalışmalarında, sözü edilen ilkeyi özümsemeyi başrmış olan Bilinç Üniversitesi kurucuları kadınların belediye başkanlıklarında söz sahibi olmaları durumunda yukarıda sayılan sorunları aşmanın çok kolaylaşacağını savunmaktadırlar.
Kolay telaffuz edilen sevgi sözcüğü ilgili olarak , Ruhbilim Uzmanı sayın Ergün Arıkdal’ın aşağıdaki yazısına bir göz atalım (Evrensel İnsan/ say. 14-15):
Bizler kendimize ister istemez yalan söyleriz, kedimizi aldatan birtakım yalanlar içersinde kalırız. Sonra yanlış imajinasyonlar kullanırız. Yanlış tahayyüller içersinde kalırız. Bütün bunları kontrol altına almak gerekmektedir.
Tabii bunlar hemen kontrol altın alınacak şeyler değiller, uzun uzun çalışılması gerekir. İnsanın kendi varlığı üzerinde samimi ve ciddi bir şekilde bir atölye kurması lazımdır. Orada marangozluk, ciltçilik, tornacılık öğrenir gibi atölye çalışması yapmak zorundadır. Atölye çalışması yapmak pratik demektir. Atölye çalışması yapmadan menfi (negatif) duygularınızı ortadan kaldırmanız mümkün müdür? “ Efendim ben insanları severim, insanlar birbirini sevsin” şeklindeki düşünceler insanların kendilerini kandırmalarından başka bir şey değildir. Bunu söyleyenlerin hiçbiri aslında insanları sevmemekte, kendinden başkasını sevmemektedir. Bu tür örneklere TV’de rastlıyoruz; bazı sunucularımız sürekli olarak, “Biz insanları çok seviyoruz, sizleri çok seviyorum” gibi hayranlık ifade eden sözler kullanıyorlar. Bunlar değişik yalancı yüzler takınılarak yapılan işlerdir. Biraz ters laf söyleyin, bakın arkasından neler çıkıyor. Misallerini görüyoruz zaten. Demek ki bunlar, insanların kendilerini kandırmalarıdır, yanlış tahayyülleridir.
Gerçek samimiyet ancak tatbikatla olur, atölye çalışmasıyla olur. Gerçek sevgi de, sevmek de bir atölye çalışması gerektirir. Tıpkı tahta üzerinde oyma işleri yapan birisinin büyük incelikle o oymaları teker teker meydana getirişi gibi, en küçük bir fikir üzerinde bile hassasiyetle durmak gerekir. Atölye çalışması budur. Menfi duygulardan başka türlü kurtulunamaz. “Ben insanları seviyorum” Hayır sen insanları sevmiyorsun! Bunu söylemek de zaten aslında insanları sevmediğinin bir ifadesidir. Sık sık bunu söyleyen insanlar, insanları sevmediklerini saklamak için bunu söylerler. İnsanlar seven bir kişi bunu söylemez, bunu hareketleriyle ortaya koyar, yaptığı işlerle ortaya çıkar. Dürüst hareket eder, vicdanlı hareket eder, vazifesini yerine getirir. Düşeni kaldırır, “Benim sınıfım, senin sınıfın “ şeklinde düşünmez.
Bilinç Üniversitesi

30 Aralık 2008 Salı

Bilinç Üniversitesi
İnsanlık Alemi’nin
yeni yılını kutlar,
Bilinç Çağı’nın başladığını müjdeler.
Kadın Belediye Başkan adaylarına başarılar diler.
Galip Baran

Bilinç Üniversitesi
Rektörü
Turgutreis/BODRUM
***

Mustafa Nevruz SINACI
Bilinç Üniversitesi

Rektör Yardımcısı, ANKARA
***
BAĞIMSIZ KADIN BELEDİYE
BAŞKANI…
Bilinç Üniversitesi’nin siyaset ve kadın başkan konusunda düşünce ve önerileri:
Partiler; iktidar olmak aşkına yıllardır tekrarladıkları, “tencere dibin kara seninki benden kara” türü siyaset anlayışı ve hayali vaatlerle gerçekleştirdikleri seçim kampanyaları ile yine meydanları doldurmağa, yine esip gürlemeğe başladılar.
Erkek egemen toplumun kolayca yumruklaşmaya dönüşebilen bu babadan kalma siyaset anlayışıyla, düze çıkamayacağımız, Atatürk’ün açtığı yolda gösterdiği hedefe ulaşamayacağımız ortada…
Demokrasi, sevgi ile gerçekleştirecek bir rejim olduğuna, örneğin “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini sindiremeyenin bu rejimi benimsemesi beklenemeyeceğine ve sevgi denilince, genelde, erkekten önce kadınlar akla geldiğine göre; bu seçimde oyların kadın başkan adaylarına verilmesi “olmazsa olmaz” bir zorunluluk gibi görülmektedir…
Fotoğraflarıyla devlet dairelerini ve işyerlerini, heykelleriyle meydanları süslediğimiz, adını dilimizden düşürmediğimiz, sevdiğimizi sandığımız Atatürk’ün sevgi ve siyasetle ilgili görüşleri:
* “Siyasi kavgaların çoğu faydasızdır. Ama toplum çalışmaları her zaman verimlidir. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa sözde sevgi yarar vermez.”
* “Siyaset alanında karşılıklı çatışmaların bereketli gelişmeleri ancak, vatandaşlar arasında ‘düşmanlık doğmasına’ meydan verilmemesiyle sağlanabilir.
Günümüzde toplumsal yaşamın her alanında görülen olumsuzluklar karşısında kadınlar insiyatifi ele almalı, “hizipçiliğe son verecek” ve “halka hizmet”i ön planda tutacak bir siyaset anlayışının egemen kılınması için ellerinden geleni yapmalıdırlar…
Bu kritik dönemde sorumluluk almasını önerdiğimiz Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’nda yaptıkları ile ilgili olarak Mustafa Necati’nin şu sözlerine kulak verelim:
“Biz soğuktan yamçı(yağmurluk)lar altında titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı. Arkasına sardığı peştamalının içinde ara-sıra hıçkıran çocuğun üstüne bile örtmemişti yorganını. “Üşümez misin nine? Bak çocuk donacak, yorganı örtsene!” diye arabanın ütünü işaret ettim. O, bu sözü garip karşıladı. Mukaddes bir şeye yönelir gibi kağnıya doğru koştu ve “Kar sepeliyor, millet malıdır, nem kapmasın evladım. Fişeklerin üstüne örttüm yorganı. Varsın çocuk ıslansın. Silah bize asker kadar lâzım. Bozulmasın fişekler. Yanmam çocuk ölse de.”
Ülkenin geleceği konusunda eli taşın altına koyarak bir şeyler yapmak isteyen kadınlar, her seçim bölgesinde bir “kadın aday belirleme komisyonu” kurmalı. Kendileri aday olmak istemeseler bile bu komisyonda yer almalı. Komisyonlar bölgelerinin başkan adayını belirlemeli. Komisyona yer alan kadınlar seçim çalışmaları sırasında ve sonrasında başkana yardımcı olmalılar…
“Cumhuriyet’in …… yüksek seciyeli muhafızlarını” ve “yurdu ve milleti özünden çok seven nesillerini” yetiştirme sorumluluğunu üstlenmiş ve bu seçimde kadın adaylara destek olmayı TAAHHÜT etmiş bulunan Bilinç Üniversitesi, seçimlerden sonra, sözü edilen sorumluluğu kadınlarla paylaşmayı düşünmektedir…
Erkekler; kadın başkanlarla ilgili nöbet devri olarak düşündüğümüz devrim niteliğindeki bu girişimi engellememeli, bir dönem için de olsa kadın adaylara oy vermeli, bu centilmenliği göstermeli; hakim, avukat, vali, kaymakam asker, polis, doktor olabilen kadınlara destek olmalılar…
“Ağlarsa anam ağlar” diyen erkekler; her birinizi 9 ay karınlarında, 19 ay kucaklarında taşıyan, doğurduktan sonra her türlü kahırlarınızı çeken, “insan sevgisi”ni böylece kanıtlayan kadınların bu özelliğini oylarını kullanırken hatırlamalılar.
***
KADIN ADAY KOMİSYONLARI…
Bilinç üniversitesi, kadınların Belediye Başkanlığına bağımsız aday olarak katılmalarını desteklemek amacıyla bir kampanya başlattı. Belediye başkanlığı için aday olacak kadınların siyasi bir kimliğe sahip olmamaları önkoşuldur.
Sivil toplum örgütlerinin (STK) ve kadın kuruluşlarının destekleyecekleri umulan bu kampanya kapsamında yapılacak çalışmalarda aday belirleme komisyonları kurulacaktır. Kadınlardan oluşacak bu komisyonlar kendi aralarında görüşerek belirleyecekleri adayın adını Bilinç Üniversitesine bildirecekler.
Siyasi partilerin, yılladır hayali vaatlerle gerçekleştirdikleri seçim çalışmalarıyla yol açtıkları karamsarlık ve nüfusun yarısının kadın olduğu gerçeği karşısında; sözü edilen komisyonların belirleyecekleri kadın adayların düşünülebilenin çok üstünde bir oy çokluğuyla seçilecekleri ve bu sonucun geleceğin siyaset anlayışında bir devrime yol açacağına inanılmaktadır.
Bilinç Üniversitesi’ni merak edenler için kısa bir açıklama:
“Bilgi Çağı” üniversitelerinin varlığı ve eğitim anlayışı; insanoğlunun bilinçlenmesini sağlayamamış, ozon tabakası delinmiş, yağmur ormanları tahrip edilmiş, buzullar erimeğe başlamış, denizler kirlenmiş, iklim değişikliği önlenememiştir. Sonuç olarak, sorunun bilgisizlikten değil, bilinçsizlikten kaynaklandığı görülmektedir...
Bodrum’un Turgutreis Beldesinde 1990 yılında başlatılan, insanın, davranışlarının ve nedenlerinin araştırıldığı “okul dışı eğitim çalışmaları”nda oluşan “Tecrübi Bilgi”den yola çıkılarak kurulan Turgutreis Bilinç Üniversitesi, “Bilinç Çağı”nın ilk Yüksek Öğretim kurumudur.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi Rektörü

29 Aralık 2008 Pazartesi

BURSA NUTKU VE GALİP BARAN
Mustafa Nevruz SINACI (*)
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe kalkışan (Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu. 10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma:
1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN
KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır. Bu konular kısa ve öz olarak: Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması; Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi; Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi; Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi; VE; “Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi. İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!...
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
(*) Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
***
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Mustafa Nevruz SINACI
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte. Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!...
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için:
http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!...