5 Ocak 2009 Pazartesi

Sözde "BİLGİ ÇAĞI" felaketi ve GAZZE icraatına ilişkin fotoğraflar...
BENİM BİR SORUM VAR: BUNCA BİLGİ ÜNİVERSİTESİ VE BUNCA BİLGİLİ YAHUDİ BİLİM ADAMININ VARLIĞINA KARŞIN DÜNYA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SORUNUNU ÖNLEYEMEDİ. BEN ŞİMDİ TUTSAM, ÇÖZÜM BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ DESEM NE DERSİNİZ?
Galip Baran
----- Original Message -----
From: yaman ahmet cangýz, To: 123@456.com
Sent: Saturday, January 03, 2009 4:57 PM
Subject: Pakistanlı Bir Bilim Adamının Yazısı
.ExternalClass .EC_hmmessage P{padding:0px;}
.ExternalClass body.EC_hmmessage {font-size:10pt;font-family:Verdana;}
PAKİSTANLI BİR BİLİM İNSANININ YAZISI ...
Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika'da yedi milyon, Asya'da beş milyon, Avrupa'da iki milyon ve Afrika'da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi'ye 100 tane Müslüman düşmektedir. Buna rağmen Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler. Nedenini hiç merak ettiniz mi?
Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından 'Yüzyıl'ın Adamı' seçilen Albert Einstein bir Yahudi'ydi. Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudi'ydi. Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle. İşte size ürettikleriyle tüm insanlığa zenginlik katmış olan Yahudilerden bazıları:
Ø Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini verdi.
Ø Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
Ø Albert Sabin çocuk felci aşısını daha da geliştirdi.
Ø Gertrude Elion lösemiye karşı ilacı verdi.
Ø Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.
Ø Paul Ehrlich frengiye karşı bir tedavi buldu.
Ø Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandı.
Ø Bernard Katz nöromüsküler iletişim (kas-sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.
Ø Andrew Schally endokrinoloji (metabolik sistem rahatsızlıkları, diabet, hipertiroid) Aaaron Beck Cognitive Terapi (akli bozuklukları depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemi) geliştirdi.
Ø Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
Ø Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
Ø Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.
Ø Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yarattı.
Müslümanlar da dahil tüm hastalar Yahudilerin; bu buluşlarından yararlanıyor, sağlığına kavuşuyor.
Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını, Benno Strauss paslanmaz çeliği, Isador Kisse sesli filmleri,Emile Berliner telefon mikrofonunu ve Charles Ginsburg videotape kayıt makinesini geliştirdi. Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti. Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi. Son 105 yılda 14 milyon Yahudi bilim dalında 100 ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman yalnızca üç Nobel kazandı. Neden Yahudiler bu kadar güçlü ?
Yahudi inancına bağlı ünlü yatırımcılar; Ralph Lauren (Polo), Levi Strauss (Levi's Jeans), Howard Schultz (Starbuck's), SergeiBrin (Google), Michael Dell (Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle), Donna Karan (DKNY), Irv Robbins ( Baskins & Robbins ) ve Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts ).
Yale Üniversitesi'nin Başkanı Richard Levin bir Yahudidir.
Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers, Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk'ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?
Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210), Neil Simon (The Odd Couple), Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3), Michael Mann (Starzky and Hutch), Milos Forman (One FlewOver The Cuckoo's Nest, Amadeus), Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat), Ivan Reitman (Ghostbusters), Kohen Kardeşler,William Wyler. William James Sidis, 250-300 lük I.Q. derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır. Bilin bakalım hangi dine mensuptur?
Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı) Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)
Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1 milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa'da, ve 6milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslümandır. Her bir Hindu'ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.
Müslümanların bu kadar kalabalığa rağmen neden güçsüz olduklarını hiç merak ettiniz mi? Nedeni şudur; İslam Konferansı Örgütü'nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde 500 adet üniversite bulunmaktadır. Üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Sadece ABD'de 5.758 üniversite vardır. 2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi' Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi' hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur. UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse % 90 ve bunlardan 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkede okuma-yazma oranı % 100 dür. Müslüman dünyasında buna çok zıt bir durum olarak bir ülkenin okuma-yazma oranı yaklaşık % 40 olup, % 100 okur-yazar oranına sahip bir Müslüman ülke yoktur.
Hıristiyan dünyasındaki 'okur-yazar' ın% 98'i ilkokulu bitirmişken, Müslüman dünyasında bu oran % 50dir. Hıristiyan dünyadaki okur-yazarların % 40'ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında %2'yi geçememektedir.
Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı 230 olup her bilim adamına düşen Müslüman sayısı 1 milyon kişidir. ABD her 1 milyon Amerikalıya karşılık yaklaşık 4000 bilim adamına, Japonya 5000 bilim adamına sahiptir. Tüm Arap dünyasındaki tam-zamanlı çalışan araştırmacı sayısı 35.000 kişidir ve her bir milyon Arap nüfusa 50 teknisyen düşmektedir. (Bu sayı Hıristiyan dünyasında bir milyon kişiye 1000 teknisyendir.) Ek olarak İslam dünyası gayrı safi milli hasılasının yalnızca % 0.2 sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırmaktayken Hıristiyan dünyası % 5 oranında araştırma-geliştirme fonu ayırmaktadır.
Sonuç:İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.
1000 kişiye düşen günlük gazete sayısı ve bir milyon kişiye düşen kitap çeşidi bilginin toplum içine yayılıp yayılmadığının iki önemli göstergesidir. Pakistan'da 1000 kişiye 23 günlük gazete düşerken bu sayı Singapur'da 360 dır. İngiltere'de her 1000 stand için 2000 çeşit kitap bulunurken, Mısır'da kitap eşidi 20 dir.
Sonuç: İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır.
Bilgi uygulamasının önemli göstergelerinden biri ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki oranıdır. Pakistan'ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran % 1, Suudi Arabistanın % 0.3, Kuveyt, Fas, ve Cezayirin aynı şekilde % 0.3tür. Singapur'da bu oran % 58 'dir.
Sonuç: İslam Dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgi üretmiyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi yayamıyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi uygulamıyoruz.
Ve gelecek bilgi-temelli toplumlara aittir.
İlginçtir, OIC üyesi 57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır. ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. (Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.) Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar hep birlikte 500 milyar dolarlık mal ve hizmet üretmektedirler ve bunların çoğu petroldür. Mal ve hizmet üretimi İspanya'da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretim gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır. İslam Dünyasının gayrı safi milli hasılasının tüm dünya gayrı safi milli hasılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.
O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür? Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek kaliteli eğitim yoksunluğu. Çok kesin biçimde söylersek akılcı olmayan, din eksenli ve çağdışı eğitim.

Dr.Faruk Saleem
Yazar, İslamabad

3 Ocak 2009 Cumartesi

ORTAYA BİR YAZI (*)
Ey Muhatap!
Biraz önce İstanbul’dan bir dostum, 40 yıllık arkadaşım, Akın Yılmaz telefon etti. Yeni yıl dileklerini iletti. Mutad sohbetten sonra sıra, mesleğimle ilgili olarak yazdıklarımın eleştirisine geldi. “Gına geldi” demedi. “Tekrardasın” dedi, nazikçe…
Yılmaz haklı, ama başka türlü yapamam, herkes gibi ondan-bundan duyduğumu, orada-burada gördüğümü ya da okuduğumu yazamam ki. Örneğin, Bekir Coşkun gibi “nakliyeci” olamam ki. Okurlarına “helal olsun” dedirten “kitabi bilgi” aktaramam ki. O konuda yeteneğim de hevesim de yok. Sonra, öylesi yazarlar o kadar çok ki…
Arada sırada ben de “nakliyecilik” yapıyorum. Çalışmalarımdan söz ederken Kur’an’dan, Sokrat’dan, Erich Fromm’dan, Ruhbilim Uzmanı Ergün Arıkdal’dan yararlanıyorum. Bu hataya, beni daha kolay anlarlar diye düşüyorum…
Benim mesleğim, ki rakibim yoktur, başta kendim olmak üzere insanla uğraşmaktır. Çalışmalarımı görenlerin “herkes senin gibi olsa”, “senin gibilerin sayısı çoğalmalı”, “sen bizim için, sen insanlık için çalışıyorsun”, “hakkın ödenmez” benzeri cümlelerle övmelerine bakılırsa, kendimle uğraşma konusunda başarılı olduğum, nefsimle baş edebildiğim söylenebilir...
Ben; nefsimle baş edebilmemi sağlayan mesleğimde edindiğim “tecrübi bilgi”yi dile aktarmak için yazıyorum. Belki okuyanlar da yararlanırlar, belki onlar da benim gibilerin sayısını çoğaltmak için, nefslerinin esaretinden kurtulmak için çalışırlar, umuduyla yazıyorum. Onlara örnek olmak için yazıyorum. İşte, bunu yaparken “tekrar”a düşüyorum…
En yakınlarım “tekrardasın” diyebildiklerine, başkalarına örnek olma konusunda başarılı olamadığıma, mesleğimin bu boyutunda yaya kaldığıma göre, napçez muhatap, söyle!
Keşke, bu konuda “tekrara” düşmeden yazacak bir babayiğit çıksa, şu andan itibaren tek kelime yazmayacağıma, ömür boyu susacağıma söz verebilirim. Buna hazırım.
Amma! Böyle birisi, örneğin yukarıda sözünü ettiğim Bekir Coşkun gibi bir yazı ustası ortaya çıkmadıkça, bu sorumluluğu üstlenmedikçe, elini taşın altına koymadıkça, mesleğimi terk edemem başka türlüsünü yapamam. Bananeciliğin böylesine vicdanım izin vermez…
En yakınımdakiler bile beni anlamadıklarına göre, bu iki ucu şeyli durumdan beni kurtarma sorumluluğu senin, Ey Muhatap! Ama, lütfen, sen de bazı dostlarım gibi beni öveceksen, kalsın!. Böylesi bir “kurtuluş”a razı değilim…
Demek ki, senin de, “en başta kendinle olmak üzere, insanla uğraşma mesleği”ne soyunman, benim gibilerin sayısını çoğaltmak için çalışman, beni izlemen gerekecek. Ama, “izindeyiz” diyenlerin neyin izinde olduklarını da unutma sakın…
Seni de bir başkası izlerse, bunu başarabilirsen, Üç Ahbap Çavuşlar olursak, ne mutlu bize. Başta Yüce Tanrı olmak üzere, dünya alem teşekkür eder önce ikimize, sonra üçümüze ...
Bu kadar basit, Ey Muhatabım!
Galip BARAN
(*) : Saldım Çayıra Mevlam Kayıra !
***
SORUMLULUK VE PROFESÖRLER…
Çağdaş idealist varoluşçuluk öğretisi; sorumluluk kavramına, metafiziğin törebilimsel ve tanrıbilimsel anlamını ve öznel ölçülerle değerlendiren anlayışını aşan bir anlam vermiş ve özgürlüğün zorunlu sonucu saymıştır. Özellikle Fransız düşününü Sartre’ın deyimiyle insan “özgürlüğe mahkum” olduğundan ötürüdür ki sınırsızca sorumludur. Hem de öylesine sorumludur ki sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumludur. (*)
* * *
Her kavşağa bir Galip! “Sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumlu”, bir başka deyişle, “Toplumsal Sorumluluk Bilinci”ne sahip bir Galip! (“Her kavşağa bir Galip”/ Sabah/ 16. 12. 1997)
Her kavşağa bir Galip bulamayız. O kadar çok Galip yok bu ülkede. Bilinç Üniversitesi’ni kuruduğu halde, önerdiğimiz Prof. ünvanını kabul etmeyen, Baş-amele olduğunu savunan, Galip sayısı henüz iki bile değil…
Oysa, bu ülkenin yetiştirdiği Prof. sayısını bir düşünün. Küçük bir Prof. Ordusunu kurmak işten bile değil. Böylece, “Her kavşağa bir Prof.”la işe başlayabiliriz, işe. Bütün mesele “sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumlu” Prof.’ları bulmakta, onları harekete geçirebilmekte, çözüm…
O sorumluluğu üslendiklerinde, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümseyeceklerini; Bilinç Çağı”nın başlayacağını; “kansız kavgasız bir devrim”in gerçekleşeceğini; “Bilinç Devrimi”ni hayata geçeceğini bilseler, buna inanabilseler, işte o zaman kurulabilir bir Prof. Ordusu…
Prof. Ordusu da, kavşaklarda çalışmaya başladıklarında gözaltın alınabilirler Galip Baran gibi. Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz tarafından. ( “Kırmızı Işık Eylemcisine Gözaltı/ Milliyet/ 22. 04. 1998)
Ama dert değil . Bu tür tepkiler, sayın Prof’ların da “Toplumsal Sorumluluk Bilinci” edinmelerini sağlayacak, onların da “yasa bağımlısı” olmalarına yol açacaktır. Belki onlar da, bir taraftan eleştirirken, diğer taraftan, teşekkür de edebilirler, Ercüment Yılmaz gibilerine, gözaltın alındıkları için Galip Baran gibi…
(*) (Metnin aslı) : Sorumluluk, metafizikte törebilimsel ve hukuksal anlamda kalmış, özellikle de tanrı buyruğu ve bireysel bulunç gibi tanrıbilimsel ve öznel ölçülerle değerlendirilmiştir. Çağdaş idealist varoluşçuluk öğretisi, ona büsbütün aykırı bir anlam vermiş ve özgürlüğün zorunlu sonucu saymıştır. Özellikle Fransız düşününü Sartre’ın deyimiyle insan “özgürlüğe mahkum” olduğundan ötürüdür ki sınırsızca sorumludur. Hem de öylesine sorumludur ki sadece kendinden değil, tüm dünyadan sorumludur. (Felsefe Sözlüğü/Orhan Hançerlioğlu/s.380):
***
SEVGİ ? ! ? ! …
Bilinç Üniversitesi, kadınların 29 Mart seçimlerinde belediye başkanlığı için bağımsız olarak aday olmaları konusunda ülke genelinde bir kampanya başlattı. Ülkenin geleceğini belirlemede kadınların inisiyatif almalarını hedef alan bu girişimin nedeni, kadınlarımızın, ana olarak,“ANDIMIZ” yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”nin gelecek nesillere kazandırılmasında oynayacakları roldür. Avantajlı konumda oluşlarıdır...
Gerçek anlamda bir devlet kuramamak, bir ulus olamamak, yolsuzlukların önünü bir alamamak, uluslar arası camiada saygın bir yer edinememek, muasır medeniyeti aşamamak, “yurtta barış”ı sağlayamamak, cumhuriyet’in ….. seciyeli muhafızlarını yetiştirememek gibi sıkıntılar; sözü edilen ilkeyi özümseyemeyişimizin ödemek zorunda kaldığımız bedelidir.
Yaklaşık 20 yıl önce başlattıkları okul dışı eğitim çalışmalarında, sözü edilen ilkeyi özümsemeyi başrmış olan Bilinç Üniversitesi kurucuları kadınların belediye başkanlıklarında söz sahibi olmaları durumunda yukarıda sayılan sorunları aşmanın çok kolaylaşacağını savunmaktadırlar.
Kolay telaffuz edilen sevgi sözcüğü ilgili olarak , Ruhbilim Uzmanı sayın Ergün Arıkdal’ın aşağıdaki yazısına bir göz atalım (Evrensel İnsan/ say. 14-15):
Bizler kendimize ister istemez yalan söyleriz, kedimizi aldatan birtakım yalanlar içersinde kalırız. Sonra yanlış imajinasyonlar kullanırız. Yanlış tahayyüller içersinde kalırız. Bütün bunları kontrol altına almak gerekmektedir.
Tabii bunlar hemen kontrol altın alınacak şeyler değiller, uzun uzun çalışılması gerekir. İnsanın kendi varlığı üzerinde samimi ve ciddi bir şekilde bir atölye kurması lazımdır. Orada marangozluk, ciltçilik, tornacılık öğrenir gibi atölye çalışması yapmak zorundadır. Atölye çalışması yapmak pratik demektir. Atölye çalışması yapmadan menfi (negatif) duygularınızı ortadan kaldırmanız mümkün müdür? “ Efendim ben insanları severim, insanlar birbirini sevsin” şeklindeki düşünceler insanların kendilerini kandırmalarından başka bir şey değildir. Bunu söyleyenlerin hiçbiri aslında insanları sevmemekte, kendinden başkasını sevmemektedir. Bu tür örneklere TV’de rastlıyoruz; bazı sunucularımız sürekli olarak, “Biz insanları çok seviyoruz, sizleri çok seviyorum” gibi hayranlık ifade eden sözler kullanıyorlar. Bunlar değişik yalancı yüzler takınılarak yapılan işlerdir. Biraz ters laf söyleyin, bakın arkasından neler çıkıyor. Misallerini görüyoruz zaten. Demek ki bunlar, insanların kendilerini kandırmalarıdır, yanlış tahayyülleridir.
Gerçek samimiyet ancak tatbikatla olur, atölye çalışmasıyla olur. Gerçek sevgi de, sevmek de bir atölye çalışması gerektirir. Tıpkı tahta üzerinde oyma işleri yapan birisinin büyük incelikle o oymaları teker teker meydana getirişi gibi, en küçük bir fikir üzerinde bile hassasiyetle durmak gerekir. Atölye çalışması budur. Menfi duygulardan başka türlü kurtulunamaz. “Ben insanları seviyorum” Hayır sen insanları sevmiyorsun! Bunu söylemek de zaten aslında insanları sevmediğinin bir ifadesidir. Sık sık bunu söyleyen insanlar, insanları sevmediklerini saklamak için bunu söylerler. İnsanlar seven bir kişi bunu söylemez, bunu hareketleriyle ortaya koyar, yaptığı işlerle ortaya çıkar. Dürüst hareket eder, vicdanlı hareket eder, vazifesini yerine getirir. Düşeni kaldırır, “Benim sınıfım, senin sınıfın “ şeklinde düşünmez.
Bilinç Üniversitesi

30 Aralık 2008 Salı

Bilinç Üniversitesi
İnsanlık Alemi’nin
yeni yılını kutlar,
Bilinç Çağı’nın başladığını müjdeler.
Kadın Belediye Başkan adaylarına başarılar diler.
Galip Baran

Bilinç Üniversitesi
Rektörü
Turgutreis/BODRUM
***

Mustafa Nevruz SINACI
Bilinç Üniversitesi

Rektör Yardımcısı, ANKARA
***
BAĞIMSIZ KADIN BELEDİYE
BAŞKANI…
Bilinç Üniversitesi’nin siyaset ve kadın başkan konusunda düşünce ve önerileri:
Partiler; iktidar olmak aşkına yıllardır tekrarladıkları, “tencere dibin kara seninki benden kara” türü siyaset anlayışı ve hayali vaatlerle gerçekleştirdikleri seçim kampanyaları ile yine meydanları doldurmağa, yine esip gürlemeğe başladılar.
Erkek egemen toplumun kolayca yumruklaşmaya dönüşebilen bu babadan kalma siyaset anlayışıyla, düze çıkamayacağımız, Atatürk’ün açtığı yolda gösterdiği hedefe ulaşamayacağımız ortada…
Demokrasi, sevgi ile gerçekleştirecek bir rejim olduğuna, örneğin “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini sindiremeyenin bu rejimi benimsemesi beklenemeyeceğine ve sevgi denilince, genelde, erkekten önce kadınlar akla geldiğine göre; bu seçimde oyların kadın başkan adaylarına verilmesi “olmazsa olmaz” bir zorunluluk gibi görülmektedir…
Fotoğraflarıyla devlet dairelerini ve işyerlerini, heykelleriyle meydanları süslediğimiz, adını dilimizden düşürmediğimiz, sevdiğimizi sandığımız Atatürk’ün sevgi ve siyasetle ilgili görüşleri:
* “Siyasi kavgaların çoğu faydasızdır. Ama toplum çalışmaları her zaman verimlidir. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa sözde sevgi yarar vermez.”
* “Siyaset alanında karşılıklı çatışmaların bereketli gelişmeleri ancak, vatandaşlar arasında ‘düşmanlık doğmasına’ meydan verilmemesiyle sağlanabilir.
Günümüzde toplumsal yaşamın her alanında görülen olumsuzluklar karşısında kadınlar insiyatifi ele almalı, “hizipçiliğe son verecek” ve “halka hizmet”i ön planda tutacak bir siyaset anlayışının egemen kılınması için ellerinden geleni yapmalıdırlar…
Bu kritik dönemde sorumluluk almasını önerdiğimiz Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’nda yaptıkları ile ilgili olarak Mustafa Necati’nin şu sözlerine kulak verelim:
“Biz soğuktan yamçı(yağmurluk)lar altında titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı. Arkasına sardığı peştamalının içinde ara-sıra hıçkıran çocuğun üstüne bile örtmemişti yorganını. “Üşümez misin nine? Bak çocuk donacak, yorganı örtsene!” diye arabanın ütünü işaret ettim. O, bu sözü garip karşıladı. Mukaddes bir şeye yönelir gibi kağnıya doğru koştu ve “Kar sepeliyor, millet malıdır, nem kapmasın evladım. Fişeklerin üstüne örttüm yorganı. Varsın çocuk ıslansın. Silah bize asker kadar lâzım. Bozulmasın fişekler. Yanmam çocuk ölse de.”
Ülkenin geleceği konusunda eli taşın altına koyarak bir şeyler yapmak isteyen kadınlar, her seçim bölgesinde bir “kadın aday belirleme komisyonu” kurmalı. Kendileri aday olmak istemeseler bile bu komisyonda yer almalı. Komisyonlar bölgelerinin başkan adayını belirlemeli. Komisyona yer alan kadınlar seçim çalışmaları sırasında ve sonrasında başkana yardımcı olmalılar…
“Cumhuriyet’in …… yüksek seciyeli muhafızlarını” ve “yurdu ve milleti özünden çok seven nesillerini” yetiştirme sorumluluğunu üstlenmiş ve bu seçimde kadın adaylara destek olmayı TAAHHÜT etmiş bulunan Bilinç Üniversitesi, seçimlerden sonra, sözü edilen sorumluluğu kadınlarla paylaşmayı düşünmektedir…
Erkekler; kadın başkanlarla ilgili nöbet devri olarak düşündüğümüz devrim niteliğindeki bu girişimi engellememeli, bir dönem için de olsa kadın adaylara oy vermeli, bu centilmenliği göstermeli; hakim, avukat, vali, kaymakam asker, polis, doktor olabilen kadınlara destek olmalılar…
“Ağlarsa anam ağlar” diyen erkekler; her birinizi 9 ay karınlarında, 19 ay kucaklarında taşıyan, doğurduktan sonra her türlü kahırlarınızı çeken, “insan sevgisi”ni böylece kanıtlayan kadınların bu özelliğini oylarını kullanırken hatırlamalılar.
***
KADIN ADAY KOMİSYONLARI…
Bilinç üniversitesi, kadınların Belediye Başkanlığına bağımsız aday olarak katılmalarını desteklemek amacıyla bir kampanya başlattı. Belediye başkanlığı için aday olacak kadınların siyasi bir kimliğe sahip olmamaları önkoşuldur.
Sivil toplum örgütlerinin (STK) ve kadın kuruluşlarının destekleyecekleri umulan bu kampanya kapsamında yapılacak çalışmalarda aday belirleme komisyonları kurulacaktır. Kadınlardan oluşacak bu komisyonlar kendi aralarında görüşerek belirleyecekleri adayın adını Bilinç Üniversitesine bildirecekler.
Siyasi partilerin, yılladır hayali vaatlerle gerçekleştirdikleri seçim çalışmalarıyla yol açtıkları karamsarlık ve nüfusun yarısının kadın olduğu gerçeği karşısında; sözü edilen komisyonların belirleyecekleri kadın adayların düşünülebilenin çok üstünde bir oy çokluğuyla seçilecekleri ve bu sonucun geleceğin siyaset anlayışında bir devrime yol açacağına inanılmaktadır.
Bilinç Üniversitesi’ni merak edenler için kısa bir açıklama:
“Bilgi Çağı” üniversitelerinin varlığı ve eğitim anlayışı; insanoğlunun bilinçlenmesini sağlayamamış, ozon tabakası delinmiş, yağmur ormanları tahrip edilmiş, buzullar erimeğe başlamış, denizler kirlenmiş, iklim değişikliği önlenememiştir. Sonuç olarak, sorunun bilgisizlikten değil, bilinçsizlikten kaynaklandığı görülmektedir...
Bodrum’un Turgutreis Beldesinde 1990 yılında başlatılan, insanın, davranışlarının ve nedenlerinin araştırıldığı “okul dışı eğitim çalışmaları”nda oluşan “Tecrübi Bilgi”den yola çıkılarak kurulan Turgutreis Bilinç Üniversitesi, “Bilinç Çağı”nın ilk Yüksek Öğretim kurumudur.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi Rektörü

29 Aralık 2008 Pazartesi

BURSA NUTKU VE GALİP BARAN
Mustafa Nevruz SINACI (*)
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe kalkışan (Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu. 10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor. Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir… Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum… Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma:
1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN
KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır. Bu konular kısa ve öz olarak: Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması; Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi; Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi; Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi; VE; “Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi. İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!...
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
(*) Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
***
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Mustafa Nevruz SINACI
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte. Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!...
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için:
http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!...

25 Aralık 2008 Perşembe

DEVR-İ SAADET…
YETTİ GARİ BU;

*İDARE-İ MASLAHAT !
***
BAŞLASIN ARTIK
*DEVR-İ EGALİTE
*DEVR-İ FRATERNİTE
*DEVR-İ LİBERTE !
***
YANİ
*DEVR-İ ISLAHAT !
***
KADINLAR !...
GELDİ 29 MART
İŞTE FIRSAT !
***
BİLİNÇ ÇAĞI VE BİLİNÇ DEVRİMİ
SİZE SESLENİYOR ...
BAŞLATIN BİZİ DİYOR !
***
BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ // TURGUTREİS-BODRUM
***
COUSTEAU, ERDOĞAN
VE SİYASET…
Siyaset Ustası Erdoğan Amca “ 5 çocuk !”;

Denizler Hâkimi Cousteau Amca (C. A.) ise , "sakın ha!” dedi. Bilinç Üniversitesi (B. Ü.) Baş-amelesi Galip Amca (G. A. ) da "sakın ha!” diyenlerden. Ama Erdoğan Amca kös dinliyor.
C. A. : Nedenini açıklıyor:
Dünyayı ve insanoğlunu tehdit eden en büyük tehlike aşırı nüfus artışıdır. Pek yakın bir gelecekte dünya nüfusu 14 milyarı aşacak. Şimdi nüfusun 5.5 milyar olduğu biliniyor. Ama her altı ayda dünya neredeyse Fransa’nın nüfusu kadar artıyor.
Bu nedenle, kadınlara bir an önce bilinçlendirilmeli ve az çocuk yapmaları için eğitimden geçirilmeli.
G. A. : Ey, “bakabileceğin kadar çocuk” diyen çok bilmişler! Siz de kulak verin Causteau Amca’ya !
Ey benim “özümden çok sevdiğim” Türk Milleti ! Sizler, siyasetin “tencere dibin kara seninki benden kara” türünde uzmanlaşan “siyaset erbabı”nı dinlemektesiniz gene !
Ey benim “özümden çok sevdiğim”halkım; Ey benim Aziz Usta’ya :
“Utanırım aldıklarım demeye/ Gücüm yetmez borcun ödemeye/ Bende hakkın çoktur halkım/ Değil böyle bir Aziz/ Bin Azizler olsa yetmez/ Aldığını vermeye/ Utanırım hakkını helal et demeye/ Dünya durdukça durasın”
dedirten halkım!
Ne zaman uyanacaksın, “yetti gari !” diyeceksin; “adam gibi siyaset” yapmalarını isteyeceksin “siyaset erbabı”ndan !
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi
BODRUM
***
KAYNAKLAR: * Çevre/ 10. 06. 1991 / Cousteau uyarıyor! Denizler Hakimi’ne tüm insanlığın kulak vermesi gerek. ** Bilinç Üniversitesi (B. Ü.) arşivi.

23 Aralık 2008 Salı

BURSA NUTKU VE GALİP BARAN
Mustafa Nevruz SINACI
(*)
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10. 05. 1998/ Milliyet Dergi Grubu, Mahmut Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk Genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri; rütbeli-rütbesiz askerleri; avukat ve hâkimlerini uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında”
(22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılaplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunmuş olan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor, polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazıp yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor.
Kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi’nin Baş-amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil ! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir…
Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren
(Milliyet, 13 Haziran 1996) Galip Dede, Türkiye’nin, (belki de dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerektiğini düşünüyorum…
BURSA NUTKU

1975 yılında; ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan kovuşturmada, dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ve Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemedeki orijinal metni aşağıdaki gibidir. Sonradan bulunan ve mahkeme dosyasına konulan, 1935 yayını bir dergide de vardır.
Bir gerici ayaklanması sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’ un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Yukarda açıklanan karardan sonra, nutkun tamamı, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

(Mustafa Kemal ATATÜRK)
(*) Mustafa Nevruz SINACI; Siyaset Bilimci-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar,
Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
***BİR YORUM VE KATKI:
Sevgili BARAN ve Sevgili SINACI
Sevgili Galip in kendini feda edercesine bir karşılık beklemeden yaptığı tüm çalışmaların yüceliğine yürekten inanıyorum.
Benim inanışımda bu çalışmalar karşılığını sadece Allah tan dileyerek yapılan çalışmalardır.
Mükafat sadece O'ndan gelecektir Elbette bu çalışmalar Atatürk ün bu ulke insanından beklentileri ile bire bir örtüşmektedir.
Atatürk Bursa Nutku nu söylese de söylemese de onun bu millette görmek istedigi idealleri ile örtüşmektedir.
Bana göre Fatih in Peygamber nezdinde başarısı ve zaferi ne ise, Sevgili Galip in ki de aynidir Fakat bazı sahtekarların Ataturk bana bu gorevi verdi diye milleti karşısına alarak, millet ile kavga ederek kendine vazife çıkarması.
Ataturk un Bursa Nutku gerçek olsa da hazmedecegim yutacagım bir sapkınlık olamaz Ben Peygamberin hadisinden şupheliyim, Atatürk ün Bursa Nutku benim için Atatürk e yakışsa bile kanıtı ve şahidi olmadığı için sadece bir yakıştırma oldugunu sanıyorum Hele hele milleti karşısına alan vatan kurtarıcıların kullanmasına karsıyım. Millet ile birlikte Milleti eğiterek sorunların çözümünde çaba harcayanlar elbette Ataturk ten de ve Peygamberden de son nefeslerine kadar yararlanabilirler.
Sevgi ve Saygılarımla, Zeki KENTEL, zkentel@hotmail.com

20 Aralık 2008 Cumartesi

Ç Ö Z Ü M ?..
29 Mart 2009 Yerel Seçimlerinde,
BELEDİYELERE :

KADIN BAŞKAN !
***
Neden mi ?... ÇÜNKÜ !...
ERKEK “ŞİDDET” İ,
KADIN
“YARADILAN” I
SEVER ...
***
ERKEK “ŞİDDET” TEN,
KADIN
“SEVGİ”DEN
ANLAR
***
Galip BARAN
BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
TURGUTREİS-BODRUM