30 Aralık 2010 Perşembe

Prof. Dr. Akif Çukurçayır
ERDEM ÖĞRETEN 
BİR DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ
***
(Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/Yurttaşsız Demokrasi/Çizgi Kitabevi)
Bazen normal olan anormalleşir. 
Herşey anormalleşince, normal diye bir şey kalmaz... İstisnalar kaideyi (kuralı) bozmaz deriz... 
Bir de bakarız ki, istisnalar yaşam biçimi olmuş, artık kuralı kaideyi kimse hatırlamaz olmuş...
Hukuk güya vardır. Ama hukuk o kadar farklı yollardan ihlal edilir ki kalbura döner... Ama yine de birileri çıkıp der ki, “hak var, hukuk var...” Hukuk, günümüzde en iyi manipüle edilen alanlardan birisi... Baksanıza, herkesin hakimi, savcısı ayrı neredeyse... “Benim hâkimim, benim mahkemem” sözlerini sık sık okuyoruz basından...
Neyse, bugün başka bir hikâye anlatacağım... Başlığa “Bir Deli’nin (!) Hikâyesi” dediysem de, anlatacağım kişi deli falan değil... Fakat biraz öyle tanınıyor...
Birkaç yıl önce, telefonla beni aradı bir kitabımı alıp halka dağıttığını falan söyledi... Yani böyle bir konuşmaya “şok” olmazsınızda ne yaparsınız... Herkesin kitaptan kaçtığı bir çağda, adamın biri yüzlerce kitap alıp dağıtıyor... Başka yazarların kitaplarını da bana hediye etti.. E, tabi bu harekete bakıp adama deli dersiniz... Halka niye kitap dağıtasın be adam?
Bahsettiğim kişi, Bodrum Turgutreis’de yaşıyor... Adı, Galip Baran… Yetmişli yaşlarda... Herkese göre O bir deli... Emekli olunca kendini toplumsal işlere adamış (!)... Ama dedim ya çoğuna göre o bir deli...
Yaptığı işlerden bazı örnekler anlatayım... Deli olup olmadığına siz karar verin...
Kendini “bilinçolog” diye tanımlıyor.
Hatta kendini “Bilinç Üniversitesi Rektörü” diye tanımlıyor.
Şu kavramların güzelliğine bakınız… “Bencillik yerine, sencilliği içselleştirmeliyiz!” diyor.
Mesela, bütün yazarlara, sanatçılara, Cumhurbaşkanına, Başbakana, Meclis Başkanına, Genelkurmay Başkanına... Aklınıza hangi kurum ve yetkili gelirse, o kurum ve kişiye mektuplar yazıyor... Bu mektuplarda, toplumsal sorunlara, haksızlıklara, adalet arayışlarına yer veriyor ve bunları da yayınlıyor...
Mesela, “kırmızı ışıkta dur!” kampanyaları düzenliyor... Birçok şehirde yanına aldığı gençlerle halkın dikkatini çekmeye çalışıyor... Trafik kurallarına uymanın önemli bir uygarlık göstergesi olduğunu anlatmaya çalışıyor...
Mesela, yerlere “izmarit” ve diğer çöplerin atılmaması için kampanyalar düzenliyor... Bunların çoğu yerel ve ulusal basında defalarca yer aldı...
Toplumsal ve siyasal sorunlarımızın temelinde insani zaaflarımızın olduğunu herkese ve heryere duyurmaya çalışıyor... O’na göre bütün sorunların kaynağında “bencillik” var... Herkes, hoyratça kendi rahatı için başkalarını ve toplumu feda edebiliyor... 
O halde çözüm nedir?
GALİP BARAN
Çözüm, günümüzde artık neredeyse hiç yaşamayan ve çoğuna göre “antikalaşmış” özverili olma... 
Kendisinin ifadesine göre, “Sorun bencillik, çözüm sencillik”... Eskilerin kullandığı kelimeyle “diğergamlık...” Kendinden önce başkasını ve toplumun yararını düşünmek... Artık bu düşünce ve duygular, “antika...” Eskiciler çarşısında ya 
bulunur ya bulunmaz... O yüzden de, böyle insanlar deli...
Bırakın özverili ve diğergam olmayı, insanların en kutsal duygularını kullanarak, insanların varını-yoğunu elinden alan, kanını emen haşeratla dolu etrafımız... Oysa, diğergamlıkta, bu toplumun neredeyse “kutsalları” arasında idi...
Bir de, yaşadığı kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurduğunu söylüyordu... Belediyenin kararlarını, etkinliklerini ve yanlışlarını izleyip halka duyuruyordu... Elbette belediyeler böylelerini sevmez... Ama o kadar harika bir fikir ki, keşke her kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurulsa... Halkın ve devletin kaynaklarını, holdinglere, şirketlere ve bilumum akrabaya “peşkeş” çekenlere göz açtırılmasa... Nerdeeeee....
Bahsettiğim bu deli (!) diyojen gibi... Delice aydınlatma hummasına tutulmuş ve bir delice şey daha yapmış... Okuyunca belki çok güleceksiniz ama, bana göre olması gerekeni yapmış... Kendince sanal bir “Bilinç Üniversitesi” kurmuş ve kendini onun rektörü ilan etmiş...
Bana göre toplumdaki anormalliklere, bilinçsizliklere ve aptallıklara verilecek en güzel tepki... Biraz Hoca Nasreddin tepkisi gibi... Adı bile muhteşem, “Bilinç Üniversitesi.” Zaten bazı düşünürler, bu çağı “aptallıklar çağı” olarak tanımlamıyor mu? Adeta uyuşturulmuş bilinçlerle varlığın ve yokluğun farkında olmayan, hayatını sorgulama mecali kalmamış zavallılardan oluşan bir topluma verilecek en iyi uyarı: Bilinç Üniversitesi... En fazla neyin eksiği yaşanıyor, canım memleketimizde? Elbette, “bilinç!”
Bu adam, evet deliliğe çok yakın... Ama, acaba yaptıkları ve söyledikleri kaybettiğimiz, unuttuğumuz, üzerine asit döküp yok ettiğimiz, bizi biz yapan değerlerimiz olmasın...
Çalmak, çırpmak, kayırmak, rantiye ve şantiye kurmak akıllılık da, toplumu bilinçlendirme çabaları delilik mi?
Kim bilir, belki öyledir!
Kim deli, kim akıllı?
Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
Selçuk Üniversitesi, KONYA

8 Aralık 2010 Çarşamba

bilinç üniversitesi'nden.....

SEVGİ VE MEVLANA
(Bilinmeyen Mevlana/ Burhan Yılmaz/ sayfa 161/özet)
1. Sevgi yaratıcı güçtür.
2. Sevgi yaşamın anahtarıdır.
3. Sevgi hayatın ta kendisidir.
4. Sevgi kötünün içindeki iyiyi dışarı çıkarmaya çalışır.
5. Gerçek sevgide bilgelik (x) vardır.
6. Ruhsal gelişmemizin temeli sevgidir.
7. Sevgi olmadan bilgiyi kullanamazsınız.
8. Ruhun en yüce efendisi sevgidir.
9. Çünkü sevgi Tanrı’dır. (x) :
Bilge : Her şeyi bildiği gibi, bildiği şeyleri de iyi ve sağlam bilen, bilgisini kendisi ve başkaları için en yararlı bir biçimde kullanabilen, iyi ahlâklı, olgun kimse.
Bilgelik: (1) Bilge kimsenin taşıdığı nitelik, bilge olma durumu.
(2) fels. Herkesin ulaşamadığı, derin, kapsamlı , bütünsel bilgi.
HİKMET.
(3) fels. Kendini tanımanın bilgisi. VUKUF
“ Yurtta Barış” olmasını istiyorsanız EĞER,
“Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemeniz YETER.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76 - E-POSTA: galipbaran@ttmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot.com
(1) : Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek Bilinç Enstitüsü ya da Bilinç Kürsüsü gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.
NOT;
• “Yurtta Barış” için çalışmak,
• Cumhuriyeti ilelebet yaşatmak,
• Atatürk’ün Ruhu’nu şadetmek isteyenler,
Bu iletiyi çoğaltıp dağıtabilirler.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Prof. Dr. İsa Kayacan, Kurucu Rektörümüz Galip Baran'ı yazdı.....

Galip Baran:
Sorun bencillik, Çözüm sencillik
Prof. Dr. İSA KAYACAN
***
Galip Baran, toplum için çalışan, millet için ter döken, yasa ve kuralların uyulması, uygulanması için çaba ve gayret gösteren, yorulma bilmeyen 1932 doğumlu bir delikanlı. Bodrum-Turgutreis’de yaşıyor.
Gözü, gönlü Türkiye’nin dört bir yanında…
Topluma, sokaktaki insana mesaj vermek için, giyiniyor, kuşanıyor, yurdun değişik yerlerinde, Ankara’da; “Tiryaki! İzmarit yerde/Kentli olmak nerde?” sorularıyla insanların karşısına çıkıyor, karşımıza çıkıyor.

13,14,15 Ekim 2010 tarihlerinde, Ankara’nın Kızılay semtinde, bölgesindeydi Galip Baran hoca. Şapkasıyla, mesaj yüklü-dolu gömleğiyle vatandaşlarla selamlaştı, kucaklaştı.
Galip Baran hoca; Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı (ahilik) milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlatılan ve yıllardır sürdürülen, İnsan’ı, davranışlarını ve davranış nedenlerini araştırdığımız ve “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız çalışmalarda yaşam biçiminin kökten değiştiğini anlattıktan sonra;
-Yasa bağımlısı oldum/Diğerkâm bir kişilik edindim/Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesini özümsedim/Edindiğim tecrübe bilgi ile Bilinç Üniversitesini kurdum/Bu süreçte kendimi tanımağa başladığımın ‘Bilinç çağı’nda yaşadığımın ve Bilinçlog olduğumun farkına vardım, diyerek gerçeklerin içinden seslendi uzun uzun.. Duyan oldu mu acaba? diye düşündüm.
Galip Baran hoca, toplumda yasa dışı davranışların en aza indirilmesi etkinliklerinin organizasyonunu yapıyor, uyguluyor, eyleme dönüştürüyor. Katılımın artması, sağlanması için öncülük yapıyor. Çalışmalarıyla ilgili yaptığı açıklamalarda;
Halkın yasa bilinci edinmesini sağlama konusunda, kendisinden daha sorumlu konumlarda olup, karşılığında dolgun maaşlar alan üst düzey yetkililerin işlerini kolaylaştırmak için çalıştığını anlatıyor.
Ve bir yakınması var. Bu konuda; “İşlerini kolaylaştırmak için çalıştığım üst düzey yetkililer, beni ciddiye almıyorlar, uzattığım eli tutmuyorlar” diye yakınıyor. “Dahası, bazı üst düzey yetkililer beni gözaltına bile aldırıyorlar” sitemiyle, yakınmalarda bulunuyor.
-“Anladım ki; işlerini kolaylaştırmak için çalıştığım bu üst düzey yetkililer benimle görüşmek istemiyorlar. Onlar beni ciddiye almasalar da, benimle görüşmek istemeseler de, üstlendiğim bu görevi ne pahasına olursa olsun sürdüreceğim” diye devam eden cümlelerinin sonunda “Her kavşağa bir Galip” sloganından sonra biraz soluklanıyor;

Galip Baran..
Arkasından sıralamalarda bulunuyor:
• Trafik kurallarına uyun uymayanları uyarın!..
Uyarın ki, sizin de ‘Trafik bilinci’niz olsun!..
• Çöpleri sokağa değil, çöp bidonlarına atın!..
Atın ki, sizin de ‘Çevre bilinci’niz olsun!..
• Geri dönüşebilir atıkları atık toplama kutularına atın!..
Atın ki, sizin de ‘Tasarruf bilinci’niz olsun!..
• Vergi borcunuzu tam ve eksiksiz ödeyin!..
Ödeyin ki, sizin de ‘Vergi bilinci’niz olsun!..
* Böyle davranın ki;
Türkiye ‘Bencillik’ ten kurtulsun,
‘Geri Kalmışlık Zinciri’ni kırsın,
‘Muasır Medeniyet’i aşsın!..

16 Ekim 2010 Cumartesi

BASIN AÇIKLAMASI
Yıllardır, Türk halkının;
* Vergi kaçırmayarak, Vergi Yasası’na uymasını,
* Çevreyi kirletmeyerek, Çevre Yasası’na uymasını,
* Trafik kurallarını ihlâl etmeyerek, Trafik Yasası’na uymasını,
ÖZETLE;
Türk halkının “yasa bilinci” edinmesini sağlamak için çalışmakta, bu işi eksiksiz ve kusursuz yapabilmek için, emek, zaman ve benim gibi emekli bir memur için servet sayılacak miktarda para harcamaktayım…
DAHA AÇIK BİR DEYİŞLE:
Halkın “yasa bilinci” edinmesini sağlama konusunda benden daha sorumlu konumlarda olup, karşılığında dolgun maaşlar alan üst düzey yetkililerin işlerini kolaylaştırmak için çalışıyorum.
Ancak onlar, işlerini kolaylaştırmak için çalıştığım üst düzey yetkililer, beni ciddiye almıyorlar, uzattığım eli tutmuyorlar. Dahası, bazı üst düzey yetkililer gözaltına bile aldırıyorlar. (“Kırmızı ışık eylemcisi gözaltında/ 22. 04. 1998/ Milliyet)
Onlarla; İçişleri Bakanlığının, Milli Eğitim Bakanlığının üst düzey yetkilileri ile, işlerini kolaylaştırmak için çalıştıklarımla yüz yüze görüşmek, benim çalışmalarımı kolaylaştırmalarını rica etmek için Ankara’ya gittim. 06 -09 Ekim günlerinde kapı, kapı dolaştım. Alt düzey yetkililerle görüşebildim. Üst düzey yetkililerin birisiyle görüşebilmek için randevu talep ettim. Beklemeğe başladım. Hala bekliyorum…
Anladım ki; işlerini kolaylaştırmak için çalıştığım bu üst düzey yetkililer benimle görüşmek istemiyorlar.
Şu var ki; onlar beni ciddiye almasalar, benimle görüşmek istemeseler bile, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemiş bir insan olarak “ölünceye kadar” diyerek üstlendiğim bu görevi ne pahasına olursa olsun sürdüreceğim. (“Her kavşağa bir Galip”/ Sabah/ 12. 16. 1998)
SONUÇ OLARAK:
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Başbakanı, İçişleri Bakanını, Milli Eğitim Bakanını, Emniyet Genel Müdürünü, M. E. Bakanlığı T. T. Kurulu Başkanını bu basın açıklaması ile protesto ediyor; Onları, PROGRAMI aşağıda açıklanan çalışmalarımızı izlemeğe davet ediyorum. Onlara ben randevu veriyorum…
Ben aslında, o çalışmalarımızı izlemeğe, Aziz Usta’ya:
“Bende hakkın çoktur halkım
Utanırım hakkını helal et demeye
Dünya durdukça durasın halkım” dedirten saygıdeğer Ankara Halkını davet ediyorum…
SON SÖZ:
Geleceğin Türkiye’sini inşa çalışmalarımızı yaparken elimizden tutan, bize destek olan, eski Bodrum Kaymakamı Uğur Boran’a;, Eski Muğla Valisi Lale Aytaman’a, İstanbul’da gözaltına alınışımı izleyen günlerde Karayolu Güvenlik Kurulunun 14. toplantısına davet ederek bir sunuş yaptıran Dr. Şevket Ayaz’a, Muğla Emniyet Müdürlüğüne bana yardımcı olunması için bir talimat gönderen eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı M. Sabri Kanlıkavak’a, halen Gaziantep Emniyet Müdürü olarak görev yapan Süleyman Oğuz’a bu vesileyle teşekkür etmeyi ödenmesi gereken bir borç biliyorum…
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@ttmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / http://www.galipbaran.blogspot.com/

***
UYGULAMA VE EYLEM PROGRAMI
22 EKİM 2010, ANKARA
TARİH GÜN SAAT YER/ADRES VE UYGULAMA
*
22 Ekim 2010 Cuma 10: 00- 11: 00 Kızılay Meydanı GMK Bulvarı yaya geçidinde “Trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım“ uygulaması.
*
22 Ekim 2010 Cuma 12: 00- 13: 00 Ağırlıklı olarak Sakarya Caddesinde olmak üzere; Kızılay çevresindeki sokak ve caddelerde “izmarit toplama” uygulaması
*
22 Ekim 2010 Cuma 14: 00- 15: 00 Yüksel Caddesinde “Burası Türkiye Sergisi” ile eşzamanlı olarak açık hava konferansı.
*
Uygulamalara; Başta Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah GÜL, TBMM Başkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu Üyeleri, Yüksek Mahkeme Başkanları, Genelkurmay Başkanı, Ankara Valisi, Kamu Kurum ve Kuruluş Genel Müdürleri ile;
Medya, Basın ve Yayınımızın değerli Muhabir, Yazar ve çizerleri ile;
Sevgili “ANKARA HALKI” davetlidir.

***
TEYİT VE İRTİBAT:
GALİP BARAN
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76 / 0312.433 82 06
E-POSTA: galipbaran@ttmail.com, bilincuniversitesi@gmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot.com
***
Valilik Makamına
ANKARA
*

Konu: 20, 21 ve 22 Ekim 2010 tarihlerinde Kızılay Meydanı ve çevresinde yapılacak uygulama ve eylem programı hakkında,
*
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlâkı (ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlatılan ve yıllardır sürdürülen; İnsan’ı, davranışlarını ve davranış nedenlerini araştırdığımız ve okul dışı eğitim olarak tanımladığımız çalışmalarda yaşam biçimim kökten değişti:
* “Yasa bağımlısı” oldum.
* “Diğerkâm bir kişilik” edindim.
* “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsedim.
* Edindiğim “tecrübi bilgi” ile Bilinç Üniversitesi’ni (1) kurdum.
* Bu süreçte kendimi tanımağa başladığımın,“Bilinç Çağı”nda yaşadığımın ve Bilinçolog olduğumun farkına vardım…
Toplumun çevre, trafik ve vergi bilgisinin, bu alandaki yasaların ihlâl edilmesini, önlemediği ve felâket olarak tanımlanan “İklim değişikliği”nin “Bilgi Çağı”nda gerçekleştiği dikkate alındığında, “Bilinç Çağı”nın anlamı ve “bilinç”, “yasa bağımlılığı”, “yasa bilinci” gibi kavramların önem ve değeri kendiliğinden ortaya çıkar…
Toplumda “yasa dışı davranışların” en aza indirilmesi etkinliklerine karınca kararınca katkıda bulunmak ve özellikle katılımı özendirmek amacıyla başlatılan ve yıllardır sürdürülen, uygulandığında yukarıda sayılan özellikleri kazandıran çalışmalarda edindiğimiz birikimi toplumla paylaşmak için hazırlanan eylem PROGRAMI eklidir.
Bilgilerinize arz olunur.
Saygılarımızla.

Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
(1) : Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek Bilinç Enstitüsü ya da Bilinç Kürsüsü gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mühendis, mimar, doktor, sosyolog, psikolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.
EK: PROGRAM

9 Ekim 2010 Cumartesi

Trafikte Bilinçlenmek ve Bilinç'li Sürücü Olmak İsteyenlere 'tek adres' ve 'tek referans' ::: "Bilinç Sürücü Kursu" ::::

İLKELERİMİZ
VE
HEDEFLERİMİZ
*Bilinç Sürücü Kursu" Sahibi ve Kurucusu Sayın İsmet SEYHAN 'Bilinç Üniversitresi'nin müteşebbislerinden biri ve ÇORUM temsilcisi olup; Ayrıca, daimi mütevelli heyet üyesidir"
1- Saygın ve ciddi bir kuruluş olarak eğitim hizmetlerini kurallara uygun olarak vermek.
2- Sadece para kazanmayı hedef almadan,amacımız ülkemize bilgili, BİLİNÇ’li, iyi yetişmiş sürücüler kazandırmak.

3- Çalışanların kılık-kıyafetleri mevzuata uygun ayrıca kurum binamız dersliklerimiz temiz ve bakımlı,araç-gereçlerimiz her zaman kullanılmaya hazır ve çalışır durumdadır.
4- Vermiş olduğumuz hizmetin tamamı mevzuat hükümleri içinde ve vicdanlarımızın sorumluluğundadır.
5- Personelimizin yetişmesi,görevini tam olarak yürütmesi bizim konuya olan hakimiyetimiz ölçüsünde olacağından öncelikle kendimizi yetiştirdik.
6- Kursumuzda bir kursiyerin kuruma olan maliyeti hesaplanarak ücretleri ilan edilir ve bu ücret ilanı büro hizmetleri odasında herkesin görebileceği bir yerde asılıdır.
7- Kursumuzda verilen eğitimin nitelik bakımından öğretim programlarında belirtilen sürenin daha az olmaması,kaliteli ve verimli olmasını hedef alırız.
8- Derslerde öğretim programlarında belirtilen konuların yanı sıra trafik güvenliğini arttırıcı konulara da yer veririz.Kazalara karşı duyarlılığı arttırırız. BİLİNÇ’li trafik kültürünün oluşturulmasını sağlarız.
9- Trafik eğitimi konusunda il milli eğitim müdürlüğü ve il emniyet müdürlüğü ile koordine yaparak özel programlar hazırlarız.Öğrenciler arasında trafik BİLİNÇ’i oluşturacak etkinlikler düzenleriz.Trafik etkinlikler haftasına mutlaka katılırız.
10-Karayollarımızdaki trafik faciasının başlıca nedenlerinden birisi yeterli direksiyon eğitimi almamış olan sürücülerin yaptığı hatalardan kaynaklanmaktadır. Bunun için direksiyon eğitimini noksansız ve tam olarak yaparız.
11-Kursumuzdaki çalışmalardan verimli bir sonuç almak için; öğretmen,uzman ve usta öğretici çalışma izin onaylarında belirtilen ders saat sayıları kadar derse girmelerine özen gösteririz. Bu husus yasal bir zorunluluk olmakla birlikte belirtilen saatten fazla derse giren elemanın verimli olamayacağını da biliriz.
12-Çalışanların ücretlerinin zamanında ödenmesi , vergi ve sigorta primlerinin yatırılması yönünde titizlik içinde hareket ederiz.
13- Bayramlara rastlayan tatil günlerinde eğitim – öğretim yapmayız.
14-Derslerde; öğretmen, öğretici ve kursiyerlerin kimliklerini yanlarında bulundurmalarını sağlarız.
15-Noksan evrakla kursiyer kaydı yapmayız. Kursiyerlerin devamlılığını sağlarız.
16-Uygulamalarda karşılaştığımız sorunları yetkili mercilere iletmekten çekinmeyiz. Usulsüz iş yapan kurumları mutlaka uyarırız.
17-Noksan eğitim alan ve devam etmeyen kursiyerleri kesinlikle sınava almayız. Direksiyon eğitim araçlarında mutlaka çift fren ve debriyaj sistemi bulunmasını sağlarız. Bu sistemi olmayan araçları kullanmayız.
18-İlimizde bulunan kurslarla dostça ilişki içerisinde bulunuruz. Rekabeti vereceğimiz hizmet ve eğitimin kalitesinde gösteririz.
19-Öğretmenler kurulu toplantılarını düzenli yaparız ve bütün öğretmen , uzman ve usta öğreticilerin toplantıya katılmasını sağlarız. Öğretmen , uzman ve usta öğreticilerin yapılan çalışmalarla ilgili tekliflerini değerlendiririz.

20-Diğer kurum ve yöneticileriyle diyalogu geliştiririz ve diğer kurum yöneticileriyle bir otokontrol sistemi oluştururuz. Yanlış ve hatalı uygulamalarını gördüğümüz yönetici arkadaşlarımızı uyarırız.
21-İlimizde trafik sorunlarıyla ilgileniriz. Bu konuda uğraş veren sivil toplum kuruluşlarına üye oluruz. Eğer bu tür kuruluşlar yoksa bizler öncülük edip kurarız.
22-Çocuk trafik parklarının açılmasında , çalıştırılmasında yönetimlere yardı
m ve destek sağlarız .
23-Kanunlar ve mevzuatlar dışında hiçbir uygulamaya girmez , ısrarlara itibar etmeyiz.Sıkıntı yaşasak dahi sonunda kazançlı ve başarılı olacağımızı biliriz.Yaptığımız işlerde başımız dik anlımız açık oluruz.
24-Mükemmelliğin , kalitenin sınırı yoktur.Gördüğümüz hizmeti asla yeterli bulmayız.Her hizmeti yeniden irdeleriz.Daha iyisini yapmaya çalışırız.
Bu ilkeleri sadece sürücü kursumuzun ilkesi ve hedefi olarak değerlendirmeyip, en değerli varlıkları evlatlarını , analarını , babalarını , kardeşlerini zamansız yitiren yüz binlerce zamansız acılı ailelerin , her gün trafik kazasını ve trajedisini görmekten, duymaktan derin üzüntü ve endişe yaşayan tüm vatandaşlarımızın beklentileri olarak değerlendiririz.
Görevimiz çok önemli olup hayati sorumluluk taşımaktadır.Bizler bu sorumluluğun BİLİNÇ’ine ermiş yöneticiler olarak sağlıklı ve başarılı bir çalışma diliyoruz.

BİLİNÇ SÜRÜCÜ KURSU
İSMET SEYNAN
ismet_seyhan@hotmail.com
***
HOŞGELDİNİZ
BİLİNÇ SÜRÜCÜ KURSU
Trafikte Bilinçlenmenin Adresi
İNÖNÜ CADDESİ KONAK İŞ MERKEZİ
NO:9 KAT:2-3 ÇORUM
TEL/FAX: 0 364 225 24 44 ismetseyhan@bilincsurucukursu.com

4 Ekim 2010 Pazartesi

BİLİNÇLİ YURTTAŞ
Bir ulusun belli dönemlerde çok acil olarak belli şeylere ihtiyacı vardır. Devletler varlıklarını devam ettirmek için o ihtiyacı bir şekilde karşılamak durumunda kalmışlardır. Türkiye’nin bu günkü acil ihtiyacı bilinçli yurttaşlıktır. Bilişim çağında hala insanların feodal yaşam biçimiyle, töre gibi çağdışı yöntemlerle uğraşmaları Türkiye’nin imajını hem içerde hem de dışarıda kötü yönde etkilemektedir. İnsanlar eğitimle ilerici ve çağdaş bir yapıya kavuştuğu gibi, durağan olabilmekte hatta gerileyebilmektedir. Bu durumun sorumluları o toplumun öncüleridir. Eğer toplumun öncüleri toplumu yanlış yönde kültürlerse o toplumun ileri gitme olasılığı yok olur. Bunu kendi kişisel çıkarlarıyla da bağdaştırırlarsa işte o zaman o toplum için kıyım ortamı doğmuş demektir.
Türk ulusunun bilinçli öncülere ihtiyacı vardır. Toplum içinde bu öncüler mevcuttur. Bunların belli zamanlarda kendini açığa çıkarmaları yetmemektedir. Toplum da bu öncülere destek olmak durumundadır. Sancılı durum buradadır. Erk’i elinde bulunduranlar bu durumdan hoşlanmamaktadır. Kendi yetkinliklerinin sona ermesinden korkmaktadırlar. Bu nedenle de oluşturdukları sistemle her türlü halk ve öncü kucaklaşmalarının önünü tıkamaktadırlar. Bütün bunları da yasal yolları kullanarak yapmaktadırlar. Demokrasi kavramını olumsuz yönde sonuna kadar kullanarak toplum iletişiminin önü kesilmektedir. Yurttaşlık kavramı yerine bölgecilik, aşiretçilik, ağalık gibi geçersiz yaşam b içimleri angaje edilmektedir.
Bilinçli yurttaşın yaşam ortamı ancak sosyal devlet ilkelerini uygulamakla sağlanabilir. Sosyal devlet yurttaşlar arasında ayrım gözetmeyeceğinden insanların kendilerini güvende hissedecekleri başka bir sisteme yönelmeyecektir. Türkiye’de cumhuriyet kuralları yurdun her yerinde uygulama alanı bulamamıştır. Bu nedenle de yurttaşlar ağaların, tarikatların, aşiret kanunlarının, törenin kurbanı olmuşlardır. İşte bu bölgelerde bilinçli yurttaş yerine marabalar, ya da tarikat kulları durumundaki yurttaşlarımızın sosyal devletin şefkatine ihtiyacı her zamankinden daha fazladır.
Bilinçli yurttaş yaşadığı yurdu bayındırlaştırmak isteyen, herkesi kucaklayan, insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmayan, yurdunu, ulusunu, değerlerini koruyan insan demektir. Bilinçli yurttaş özgürlüğün farkında olan, çağdaşlığı yaşayan, insandır. Dostunu düşmanını bilendir, geleceği görendir, insana değer verendir, emperyalizmin ya da kapitalizmin getirilerine tenezzül etmeyen insandır. Özverilidir, ilkelidir, disiplinlidir, devrimcidir, idealisttir, barış ve sevgiden yanadır.
Yurttaşlarımızın bilinçli olarak bir kısım insanların ihtirasları uğruna feda edilmelerinin önüne geçilmelidir. Çünkü bilinçli insan kendini kullandırmaz. Bilincini tarihten gelen sağlam kültür yapısıyla çağa göre uyarlayarak bir demokratik yaşam biçimi olarak algılar ve yaşar. Kişi İhtirasları belli fikirleri ortaya çıkarmıştır; bu fikirlerin demokrasi kökenli olanları aslında kişisel tatmine yöneliktir. Belli bir gurup ya da zümre de bu yöntemle insanlar arasında ayrımcılık yaratarak o oluşturdukları çatlaklar arasında bir parazit gibi yaşamaya çalışmaktadır. Bilinçli insan; insan haklarını tanıyan, yaşayan insandır. Ancak insan hakları toplum çıkarlarıyla çakışmamalı. Eğer toplum çıkarlarıyla bağdaşmayan bir durum ortaya çıkarsa bunun giderilmesi yine ancak sosyal devlet ilkeleriyle sağlanmaktadır. Cumhuriyet yönetimlerinin ulus adına en güzel uygulama evresi sosyal devlet evresidir. Bu evre bilinçli yurttaşların ortaya çıkmasını; bu yolla da pekişmesini sağlamaktadır.
Yurttaşlarımızın bu kategoride yer almaları ancak belli bir eğitim ve kültür birikimi sonucunda gerçekleşecektir. Bunu sağlamanın yolu bilimsel normlar doğrultusunda çağdaş bir eğitim ve öğretim sonunda gerçekleşecektir. Yüce Türk ulusuna da ancak böyle bir yurttaşlık yakışır.
Salim DOĞAN
Gazeteci Yazar - Kayseri Pınarbaşı
Büyük Karamanlı, salimdogan38@hotmail.com
BİLİNÇLİ YURTTAŞ
Gazeteci Yazar Salim Doğan’ın 20. 07. 2010 tarihli, “Bilinçli yurttaş” başlıklı makalesini okudum. Sayın Doğan’ın Türkiye’nin bu günkü ihtiyacının “bilinçli yurttaşlık” olduğunu anlattığı bu makaleyi okuduktan sonra, aşağıda sayılan alanlarda yaptığımız,”okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız, beni bilinçlendiren, bencillikten kurtaran, çalışmalarda edindiğim birikimi açıklamanın doğru, gerekli, zorunlu ve faydalı bir iş olacağını düşündüm…
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığımız, insanı, davranışlarını araştırdığımız, yıllardır devam eden çalışmaları yaparken yaşam biçimim kökten değişti.
* “Yasa bağımlısı” oldum
* “Diğerkâm bir kişilik” edindim
* Sayılan alanların tümünde bilinçlendim
* “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsedim,
* Her şeyi devletten bekleme alışkanlığından (bencillikten) kurtuldum. * Edindiğim “tecrübi bilgi” ile işlevi aşağıda açıklanacak Bilinç Üniversitesini kurdum.
* “Bilinç Çağı”nda yaşadığımın, kendimi tanımağa başladığımın ve Bilinçolog olduğumun farkına vardım…
Bu sonuçlardan anlaşıldığına göre, insanın bilinçlenebilmesi için yukarıda sözü edilen türden çalışmalar yapması gerekmektedir. Gerekmektedir diyorum, zira o çalışmaları yapmağa başlamazdan önce ben de bencil ve bilinçsiz bir varlıktım.
Örneğin, ben de çevreyi kirletiyordum, aşırı tüketiyordum, trafik kurallarını ihlâl ediyordum, vergi kaçırıyordum, yolsuzluk yapıyordum. Ancak, ne kadar bilinçsiz ve bencil bir varlık olduğumun, ne de yolsuzluk yaptığımın farkında değildim.
Buradan, bencil bir insanın bilinçli olamayacağı; çevreyi kirletmesine, aşırı tüketmesine, trafik kurallarını ihlâl etmesine, vergi kaçırmasına, yolsuzluk yapmasına rağmen, bilinçsiz ve bencil bir varlık olduğu gerçeğini idrak edemeyeceği, bu gerçeği idrak edemedikçe yaşam biçimini değiştirmeyeceği buna ihtiyaç duymayacağı sonucuna varıyorum…
Sayın Doğan, makalesinde, bilinçli yurttaşı : yaşadığı yurdu bayındırlaştırmak isteyen, herkesi kucaklayan, insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmayan, yurdunu, ulusunu, değerlerini koruyan, özgürlüğün farkında olan, çağdaşlığı yaşayan, dostunu düşmanını bilen, geleceği gören, insana değer veren, emperyalizmin ya da kapitalizmin getirilerine tenezzül etmeyen, özverili, ilkeli, disiplinli, devrimci, idealist, barıştan ve sevgiden yana bir insan olarak tanımlıyor…
Ben; bencil varlığın, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümseyemeyeceğini, “diğerkâm ve demokrat bir kişilik” edinemeyeceğini, özverili, ilkeli, disiplinli, devrimci, idealist, barıştan ve sevgiden yana bir insan olamayacağını da yukarıda sözü edilen çalışmalarda öğrendim.
Ayrıca, bilinç sözcüğünün fiil olarak kullanıldığında nesne alamayacağını, diğer deyişle, hiç kimsenin bir başkasını bilinçlendiremeyeceğini de, aynı çalışmaları yaparken öğrendim.
Diğer taraftan, iklimin değişmesine, ozon tabakasının delinmesine, buzulların erimesine, yağmur ormanlarının tükenmesine yol açan, bu gezegeni bencilce yaşayarak günümüzdeki hale getiren insanın yaşam biçimini değiştirip, sencilce yaşamağa başlamadıkça, iklim değişikliğini durduramayacağı gibi, “yurdunu, ulusunu ve değerlerini koruyamayacağı”nı da iddia ediyorum.
Ancak, bu iddiamı yaşam biçimlerinde bir değişiklik yapma ihtiyacını duymayan insanlara anlatamıyorum. Benim nasıl yaşadığımı görmeleri onları ikna etmeye yetmiyor. Yetmiyor, zira onlar sencil ve bilinçli olduklarını sanıyorlar…
Yaptığımız çalışmalarda geliştirdiğim, (a) “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları”nı yetiştireceğine (b) “Yurtta Barış”ı sağlayacağına ve (c) Türkiye’nin “Muasır Medeniyet”i aşma sürecini hızlandıracağına inandığım “Diğerkâmlık Andı” eklidir.
Diğer taraftan, “diğerkâm bir kişilik” edinip edinmediğimle, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümseyip özümsemediğimle ilgili bilgi vermem gerekirse;
(1) 2001 yılında, “Türkiye’yi dış borç yükü”nden kurtarmak için bir kampanya başlatmak istedim. Başbakanlığa bu konuda yaptığım, ancak Hazine Müsteşarlığı’nın bu konuda öngördüğü “yasal düzenleme” yapılmadığı nedenle sonuç alamadığım başvuruyu (ve)
(2) 2002 yılında Bodrum’dan hareketle, İzmir, Çanakkale Tekirdağ, İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Bilecik, Eskişehir güzergâhı üzerinden Ankara’ya yürüyerek gerçekleştirdiğim, 54 günde tamamladığım, “Yurttaşlığa çağrı yürüyüşü”nü örnek gösterebilirim.
SON SÖZ:
(1) Bilinç, insana özgü bir değerdir. İnsan bu değeri kendi çabasıyla kazanır. Sayın Doğan’nın makalesinde sözünü ettiği “erk”lerin, kurumların ya da başkalarının bunda bir dahli yoktur.
(2). Benim” yurdu” ve milleti” özden çok sevme ilkesi”ni özümsemiş olduğumun : (a) “yurdu özden çok sevme” boyutu, çevreyi koruma amaçlı çalışmalarımda örneğin sokakta çöp, izmarit toplama çabalarımda ve (b) “milleti özden çok sevme” boyutu ise, ihtiyacı olanlara elimden geldiğince yaptığım türlü yardımlarda tezahür etmektedir.
Oysa, ihtiyaçları olduğunda yardımcı olduğum insanlar; işin “yurdu özden çok sevme” boyutu neyse de, “milleti özden çok sevme” boyutunda yaptığım çalışmalarda, örneğin kavşaklarda kırmızı ışıkta geçen yayaları uyarma konusuyla ilgilenmiyorlar. Yalvar yakar olmama karşın, bu konuda bana yardımcı olmuyorlar…
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@ttmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot.com
(1) : Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek Bilinç Enstitüsü ya da Bilinç Kürsüsü gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mühendis, mimar, doktor, sosyolog, psikolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.

22 Eylül 2010 Çarşamba

yasa bağımlısı "GALİP BARAN" için yazılanlar ve söylenenler: 22.09.2010

Sayın Galip Baran, 17. 05. 1995
Geri dönüşüm”e hazırlık amaçlı kağıt toplama çalışmalarınızda istediğiniz başarıya ulaşamayışınızın, belediyeden beklediğiniz desteği alamamış oluşunuzdan kaynaklandığı anlaşılıyor. Her şeye rağmen, öncü ve örnek davranışınızı sürdürüyorsanız bu bir başarıdır ve takdire lâyıktır.
Prof. Dr. Kriton Curi / Müdür / Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü
***
“Tek kişilik ordu” 13. 06. 1996
HABİTAT’ın en yalnız sivil örgütü Turgutreis Gönüllüleri idi. Galip Baran’ın tek başına sürdürdüğü mücadele, aslında Türkiye’deki tüm emeklileri ilgilendiriyor.
Milliyet / Ayça Atikoğlu
***
“Turguteis’te yerel HABİTAT” 15. 07. 1996
Galip Baran, İstanbul’da gerçekleştirilen HABİTAT II’nin ardından, Turgutreis’te bir Yerel HABİTAT süreci başlattı.
Cumhuriyet
***
Sayın Galip Baran, 15. 09. 1997
“Kırmızıda Duralım Kurallara Uyalım” şeklinde veciz bir ifadeyle başlattığınız kampanya için sizi kutlarız. Bu çalışmanızın, Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanı Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Dr. Şevket Ayaz tarafından da takdir edildiğinizi bilmenizi rica ederiz. Sizinle işbirliği yapmaya hazır olduğumuzu bilginize sunar, başarılar dileriz.
Hitay Güner / Türkiye Trafik Kazalarını Önleme Derneği Genel Başkanı
***
Sayın Galip BARAN 27. 10. 1997
Siz bu toplantıya davet etmemizin nedeni; trafik sorununa karşı duyarlık gösteren nadir kişilerden biri olmanızdır.
Zeynep Onat Öz / Beyaz Nokta Vakfı / Halkla İlişkiler Koordinatörü
***
“Her kavşağa bir Galip” 16. 12. 1997
Galip Baran, “Kırmızıda duralım kurallara uyalım” yazılı tabelâ ile kavşakları dolaşıp, yayaları uyarıyor.
Sabah
***
“Dünyanın en zor işini yapıyorsun: insanla uğraşıyorsun”. 12. 03. 1998
Oktay Alpin / Bodrum HABİTAT Spor Kozası Kolaylaştırıcısı, Gençlik ve Yerel Siyaset Kozaları Katılımcısı
“Kırmızı ışık eylemcisine gözaltı” 22. 04. 1998
Taksim Meydan’ında trafik işaretlerine uyulması için elindeki dövizle vatandaşları uyarma eylemi yapan Galip Baran, polisçe gözaltına alındı.
Milliyet
***
“Galip Dede’yi görün utanın” 10. 05. 1998
Ey ahali, duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmaya soyundu. Onu kimi deli, kimi de dikkat çekmek isteyen biri zanneti.
***
“Ankara’da bir Bodrumlu” 18. 09. 1998
Bodrum’un trafik gönüllüsü Galip Baran, Ankara’nın sokaklarındaydı. O, kırmızıda durmanın ne demek olduğunu anlatmak için yollara düştü. Onun için kırmızıda durmak, toplumsal yaşamdaki tüm çarpıklıklara, kuralsızlıklara da karşı durmak.
Tülin SELVİ / Günlük Haber- Ankara
***
29. 09. 1998
Bodrum İlçesi Turgutreis Beldesinde ikamet eden Galip BARAN, ülkemiz gündemindeki yerini halen koruyan trafik kazalarının, en aza indirilmesi için çalışmalar yapmaktadır.
Çalışmalarında Sayın BARAN’a yardımcı olunmasını rica ederim
M. Sabri Kanlıkavak / Emniyet Genel Müdür Yrd.
***
“Kırmızıda Duran Adam” 16. 01. 1999
Kırmızı ışıkta durmayı “yolun durumuna göre” ayarlayanlardansanız, bu yazı tam size göre. Ama bu yazıyı okuduktan sonra da eski alışkanlığınızı sürdürecekseniz, okumakla hiç vakit kaybetmemenizi öneririz!
Tülin Selvi/ Günlük Haber- Ankara ***
Bodrum HABİTAT’ın renkli siması sayın Galip Baran’ı saygıyla anıyorum. Öyle başarılı insanlarımız vardır ki; biz onlara “isimsiz kahramanlar” diyoruz. İşte o insanlarımızdan birisi de, HABİTAT bağımlısı Galip Baran’dır.
Galip Baran kimi zaman izmarit toplardı. Tıpkı Federal Almanya Başbakanı Helmut Kohl’un, evinin önünü süpürdüğü gibi. Galip Baran da Almanya Başbakanı Helmut Kohl gibi örnek bir insandı. Galip bey kırmızı ışıkta durur ve beklerdi. Gerçek anlamda iyi bir insan, “iyi bir vatandaş’tı’. Onun felsefesi farklıydı. “Herkes vatandaş olur, ama yurttaş olamaz” derdi. Dilerim; ülkede ve dünyada Galip Baranlar artsın. İşte o zaman dünya yaşanabilir hale gelecektir.
Gülveren Ertek Nasman: ( “İşte Hayat” ; Say Dağ. Kültür Bakanlığı ISBN 975.97102-0-X )
***
“Toplumun önde gelen sorunu bananecilik” 23. 03. 1999
Bodrum HABİTAT Trafik Kozası Kolaylaştırıcısı Galip Baran, trafik sorunundan yola çıkarak “toplu yaşam ahlakı” oluşturmayı hedef alıyor. Baran, uygun yöntemle üzerine gidildiği takdirde bananeciliğin hakkından kolayca gelinebileceğini söylüyor.
Cumhuriyet
***
“ Yayalar Kırmızıya dikkat! “ 31. 03. 2001
Kızılay’da yayaların kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçişini farklı bir yöntemle engelleyen Galip Baran, Kızılay trafiğinin düzeninde polislere yardımcı oluyor.
Ankara Haber
***
“Eylem Dede’den kurtuluş formülü” 12. 07. 2001
Trafik canavarına dikkat çekmek için Bodrum’dan Ankara’ya yürüyen Galip Baran ekonomik krize çözüm amacıyla bir kampanya başlattı. Bu talebini Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer’e bir dilekçeyle ileten 69 yaşındaki Eylem Dede, İstanbul Ataköy’deki dairesinin yıllık kirasını devlete bağışlama kararı aldı.
Milliyet
***
BİR AÇIK MEKTUP
Sayın Galip Baran’ı çok geniş bir kitle tanır ve sever. Bir zamanlar Anadolu Gazetelerinin birinde ona milli kahraman denildiğini okumuş ve hala özenle sakladığım makalenin yazarına yürekten hak vermiştim. Galip Baran bir milli bir kahramandır. Kendisini yürekten kutluyorum. O milletin neye ihtiyaç duyduğunu çok iyi biliyor. Bu bilinçle ve inançla mücadele veriyor. Diyanet İşleri Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı onu dinlemeli. Zira Galip Baran haklıdır. Devlet onun dediklerini yapsa, milletin hali pür melali böyle olmaz. Dilerim çalışmaları örnek alınır.
Melahat Yılmaz, Antakya - Hatay./ www.turkcelil.com
***
22. 11. 2001
Galip Baran’ın “Türkiye’yi dış borç yükünden kurtarma kampanyası“ başlatma ve bu kampanya için “gönüllü vergi” verme başvurusu değerlendirilmiştir. Böyle bir kampanya için “yasal düzenleme” yapılması gerekmektedir.
M. Ferhat Emil / Hazine Müsteşarlı / Müsteşar Yrd.
***
Sayın Galip Baran 18. 02. 2002
İrade ve yorulmaz gayretlerinize hayranım. “Türkiye’yi Dış Borç Yükünden Kurtarma” raporunuz da aldım. Teklifleriniz ciddiyetle değerlendirilecek niteliktedir. Teşekkürlerimi ve en iyi dileklerimi saygılarımla sunarım.
Dr. Agâh Oktay Güner, eski Sanayii ve Ticaret Bakanı
***
(7 Temmuz 2002 günü İstanbul’da İstiklâl caddesinde izmarit toplayan Galip Baran’ı gören Maura Riting, Baran’a hediye ettiği kitabın iç kapağına şöyle bir not düştü)
To Galip, 7 th July 2002
To a great person I just met now in Beyoğlu, doing a wonderfull job for a wonderfull city. I wish there were more like you in the country and the world. May your days be full of sunshine and your nights full of moon shine. Good luck and a big thank you.
Maura Riting
( ÇEVİRİSİ )
Şu anda, İstanbul-Beyoğlu’nda, mükemmel bir şehirde, mükemmel bir iş yaparken tanıştığım Galib’e. Keşke bu ülkede ve bu dünyada senin gibiler daha fazla olsaydı. Günlerin, güneş ışığı ve gecelerin, ay ışığı ile dolsun. İyi şanslar ve büyük bir teşekkür.
***
Sayın Galip Baran, 30. 07. 2002
Gazetelerde haberiniz çıkarsa göndereceğime söz vermiştim. Ne yazık ki Bursa’daki gazetelerde haberiniz çıkmamış. Zaten bütün uğraşılarınıza rağmen Orhangazi Park’ında basın açıklaması yapmanıza izin vermediler. Bununla beraber, İnegöl’de Emniyet ve basından hak ettiğiniz ilgi ve yardımı görmüş olmalısınız ki, Bursa’nın 3 yerel gazetesinde de haberiniz çıkmış.
Takdire layık çabalarınızın gerekli yerlere ulaşmasını ve örnek alınmasını dilerim. Türkiye’nin değişmesinin şikayet etmekten öte, duyarlığını sizin gibi tepkilerle ortaya koyan insanların çoğalmasına bağlı olduğunu düşünüyorum. Sizin eyleminizi AB’ye girmeye çalışan ülkemizde kafasında ve tavrında çoktan AB’li olmuş bir vatandaşın tavrı olarak görüyorum.
Sizi tanıdığıma çok memnun oldum, Galip Bey.
Esin Güniçen / Bursa Yerel Gündem 21 / Halkla İlişkiler
***
“Trafik Dede’ye teşekkür belgesi” 30. 08. 2002
Kaymakam Cumhur Güven Taşbaşı, Galip Baran’a teşekkür belgesi verdi. “Bıkıp usanmadan sürdürdüğü çalışmalara destek vermeyi sürdüreceğiz. Onun çabaları herkese örnek olmalı” dedi. Hürriyet
Sezer Şahindaş / Bodrum –DHA
***
7. 02. 2003
İlgi dilekçenizde mevcut binanıza açık balkonunuzu kapalı hale getirmek suretiyle yapmış olduğunuz eklentinin inşaat emsalini aşıp aşmadığının, bu imalatın yasal hale getirilip getirilemeyeceğinin bildirilmesi istenmektedir.Yapılan inceleme sözü edilen eklentinin inşaat emsalini aşmadığını göstermiştir. Bu konuyla ilgili başvurunuz örnek bir vatandaş olduğunuzu göstermektedir.
A. Server Yazgan / Turgutreis Belediye Başkanı
***
“Galip Baran’ı sırtımızda taşımamız lazım” 7. 05. 2003
Süleyman Oğuz / Eski İzmir Emniyet Müdür Yrd.
***
Sayın Galip Baran 4. 06. 2003
Türkiye’nin dış borç yükünden kurtarılmasına yönelik değerli görüş ve önerilerinizi bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Ali Babacan / Devlet Bakanı
***
Sayın Galip Baran 10. 03. 2004
İlgi dilekçeniz ekinde gönderdiğiniz projeleriniz program geliştirme çalışmalarında değerlendirilmek üzere ilgili komisyonlara verilmiştir.
Sami Önal / Bakan a. / Eğitim-Öğretim ve Program Dairesi Başkan V.
***
Sayın Galip Baran 22. 03. 2004
Gönüllü olarak üstlendiğiniz kutsal görevleriniz arasına Turgutreis Belediye Başkanlığı adaylığını da eklemeniz, bana “Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini hatırlattı.
Nuri Çetin Kaya / Çanakkale
***
“İzmarit Savaşçıları” 28. 07. 2004
Bodrum’dan Konya’ya gelen 72 yaşındaki Galip Baran “Trafik ve çevre sorunlarını halk üretiyorsa, halk kendisi çözmeli. Vali, Belediye Başkanı sokağa inerek ilk uygulamayı başlatmalı” dedi.
***
“Yurttaş Baran Yine Ayvalıkta” 20. 10. 2004
Çevre ve trafik sorunlarını protesto eden 72 yaşındaki Galip Baran sekiz yıl önce başlattığı mücadelesini inatla devam ettiriyor.
Olay Gazetesi/ Derya Düzel / Ayvalık
***
“Sen Bodrum için çok şeyler yaptın”. 10. 12. 2004
Bodrum Garajında bir büfe işletmecisi
***
18. 01. 2004
Kızılay kavşağının nizami hale getirilmesi talebiniz incelenmiş ve yaya geçidi çizgileri, bariyerleri ve sinyalizasyon ışıkları ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı İrfan Kaya
Fen işleri Başkanlığı Fen İşleri Daire Başkanı
***
3. 05. 2005
Ülkemizin içinde bulunduğu sorunların çözümüne ilişkin görüş ve önerileriniz ile duyarlı yaklaşımınız için teşekkür ediyor, sağlıklar diliyoruz.
Başbakanlık Halkla İlişkiler Mehmet Bican
Daire Başkanlığı Daire Başkanı
***
“Çılgın Türk Ankara’da” 2. 03. 2006
17 yıldır bütün Türkiye’yi dolaşan Galip Baran önceki gün Kızılay Kavşağında gün boyunca “Yeşili Bekle Lütfen” ve “Sağdan Lütfen” levhalarını kullanarak karşıdan karşıya geçen yayaları uyardı. Yayaların sağdan geçişinin bariyerler yüzünden mümkün olmadığını kaydeden, İstanbul Taksim’de aynı çalışmayı yaparken gözaltına alındığını hatırlatan Baran, “Trafik Kurallarına Uyalım Uymayanları Uyaralım” sloganını yaşama geçirmek için bütün sıkıntıları göze aldığını belirtti.
Sabah-Ankara
***
“Trafik Canavarına Savaş Açtı” 17. 06. 2006
Turgutreis Gönüllüleri temsilcisi Galip Baran, Muğlalı İş hanı önündeki kavşakta, her yıl olduğu gibi bu yılda elindeki “Yeşili Bekle Lütfen”, “Sağdan Liften” pankartlarıyla yayaları ve sürücüleri uyarıyor. Bu kavşakta zaman zaman trafik polisleri de görevlendirildi ancak sonuç alınamadı.
Kâzım Tokuç / Yeni Gün -Muğla
***
Benim, Cumhurbaşkanı adayım Galip Baran 20. 08. 2007
NEDEN ? ;
* Yeni ve farklı bir bilinç kavramı geliştirdiği,
* “Yasa bağımlısı” ve “Atatürk Bağımlısı” olduğu,
* “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini özümsediği,
* Sokaklarda izmarit toplayabilecek kadar olgun bir kişi olduğu,
* Yaptığı çalışmalar, “herkes senin gibi olsa” ve “senin gibilerin sayısı çoğalmalı” benzeri sözlerle değerlendirildiği,
İ Ç İ N …
Mustafa Nevruz Sınacı / Siyaset Bilimci, Hukukçu, Araştırmacı-Yazar
Seçilecek Cumhurbaşkanı "Sayın Galip Baran" ı mutlaka davet ederek, O'nunla mutlaka iştişare etmeli, bilgi, deneyim ve birikimlerinden yararlanma yolunu seçmelidir.
***
Sn. Galip Baran 23. 08. 2007
Sizleri Cumhurbaşkanlığı Makamında görmek bizleri onurlandıracaktır. Şüphesiz ki, bu Makama en uygun kişilerin başında geliyorsunuz.Ama sistem ve sistemin bekçileri buna izin verecekler mi onu bilemiyorum. Keşke halk seçseydi ama o zaman bile kafası bulanmış, takım tutar gibi parti tutan, kraldan çok kralcı, yapılanlara söylenenlere ve tüm kötülüklere rağmen gene de bu halk aynı simaları seçerdi. Sizler bu uğurda yıllarca mücadele ettiniz Nazım Hikmet’in Kan Konuşmaz kitabından bir alıntı yaparak sözlerime son vermek istiyorum. Tüm yaşantınızın düşünceleriniz kadar iyi olması dileğimle.
Savaş Önder
** *
31. 10. 2007
Galip Baran belki onbeş, belki yirmi yıldan beri tek kuruş karşılık beklemeden hizmet etmekte. Turgutreis’ten Akyarlar’a kadar yayan yürüyerek onun bunun sahile attığı çöpleri toplayarak başladı bu işe. Sonra, tek başına Turgutreis’te atık kâğıt, karton mukavva ve benzeri atıkları toplayarak tasarrufa hizmet etti. Belediye bile kendisini ciddiye almadı. .
Bütün bunlara rağmen yılmadı. Kâğıt topluyor, elinde pankartlarla trafik kurallarını çiğneyenleri uyarıyor, belediye reislerine, valilere, kaymakamlara ve daha yüksek makamlara baş vurarak insanların artık insanlık bilincinde olmaları için korkunç bir uğraş veriyor.
Aykut Yazgan
***
“Her Memlekete bir Galip Dede lâzım” 18. 08. 2008
Yıldız Gazetesi- Çorum
***
“Galip Baran Azlığı” 22. 01. 2009
Sayın Galip Baran,
Sadık okuyucularınızdan biriyim. Tiryakiniz de diyebilirim. Elimden geldiğince yazılarınızı www.fikiryolu.com’a eklemeye çalışıyorum. Yazdığınız her yazının her kelimesi değerli bir düşünce ürünü. İyi ki varsınız. Allah sizin gibilerin eksikliğini göstermesin. Bu ara bu eksikliği hisseder gibi olduk Günümüzde bir çok olayın temelinde yatan sorun da bu bence. Yani Galip Baran’ların azlığı…
Oruç Yıldırım.
***
Sayın Galip Baran 29. 01. 2009
TÜMOD olarak 14 Şubat 2009 tarihinde Antalya’da düzenlediğimiz “Üniversite Sorunları” konulu açık oturuma katılım konusunda gösterdiğiniz ilgi bizleri çok memnun etti.
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı/ TÜMOD (Tüm Öğretim Elamanları Derneği) Genel Başkanı
***
“Bakan Nimet Çubukçu’ya, Bilinç Üniversitesi’nden mektup var “ 24. 05. 2009
Galip Baran bana gönderdiği mektupta; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattıkları çalışmalarda “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi’ni özümsediklerini yazmış. Bu ilkenin yaşama geçmesi durumunda adaletin sorun olmayacağını, bu kadar çok polise, savcıya ve hakime gerek kalmayacağını ifade etmiş.
Haber Türk/ Hasan Çömlekçi
***
“ Bilinç Üniversitesi’nden mektup var” 29. 06. 2009
Bodrum ilçesinin Turgutreis beldesinde, bundan 20 yıl önce yakılan kıvılcımın lideri Galip Baran’ın mükemmel projeleri var. Üç-beş emekli arkadaşıyla yola çıkan sanal alemde Bilinç Üniversitesi’ni kuran Galip Baran, genelde “Burası Türkiye” denilerek ifade edilen ve toplum olarak yüzümüzü kızartması gereken yasa-kural tanımazlığa karşı bir savaş içinde.
Haber Türk/ Hasan Çömlekçi
***
“ Basın bildirisi” 76. 05. 2010
Türkiye’de yıllar geçtikçe çeşitlenen ve derinleşen toplumsal ilgisizlik olgusuyla, kendine has, renkli eylemlerle savaşan ve son dönemlerde kendini “Yasa Bağımlısı” olarak tanımlayan, Türk insanında yerleşmiş “Burası Türkiye” bağımlılığına karşı Bodrum’dan Türkiye’ye her fırsatta seslenen Galip Baran 8. Mayıs Cumartesi günü Bodrumlulara bir sunum gerçekleştirecektir.
“Burası Türkiye Bağımlılığı”na karşı verdiği savaşın “Yasa Bağımlıları”nın sayıca artmasıyla kazanılabileceğine inandığını belirten Galip Baran’ın sunumuna tüm Bodrum halkı davetlidir.
Bodrum Belediyesi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü
***
2. 06. 2010
Sayın Galip Baran
İlgi yazınızda belirtilen “Trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi1nin ilk ve ortaöğretim okulları müfredat programlarına “ uygulama dersi” olarak konulması öneriniz şu an uygulanmakta olan öğretim programları ve ara disiplin alanları ile örtüştüğü görülmüştür.
Namık Sönmez/ Bakan a. / Daire Başkanı
***

Sayın Galip Baran 19. 08 2010
“Yasa Bağımlılığı” hakkında konferanslar verme konulu dilekçeniz incelenmiştir.
“Yasa Bağımlılığı” konusunu sistematik bir biçimde araştırıp, elde ettiğiniz bilgileri paylaşmanızın, başta kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personel olmak üzere toplumun bu konuda bilgi sahibi olmasında son derece etkili olacağı, bu alanda çalışma yapan/yapacak olanlara ışık tutacağı değerlendirilmektedir.
Bu kapsamda, Genel Müdürlüğümüzce “Yasa Bağımlılığı” konusunda eğitim düzenlenmesi halinde, eğitici olarak bilgi ve tecrübelerinizden faydalanmak için şahsınızla iletişim kurulacaktır.
Metin Varol/ Eğitim Dairesi Başkanı a./ Eğitim Dairesi Başkan Yrd.

15 Eylül 2010 Çarşamba

KİM KİMİ BİLİNÇLENDİRECEK,
KİM NASIL BİLİNÇLENECEK?
*
1994 yılında, İstanbul Üniversitesi ve Alman Kültür Merkezi işbirliğinde “Türkiye ve Avrupa Topluluğu’nda çevre hukuku” konulu bir sempozyum yapıldı. Pek çok değerli akademisyenin katıldığı bu etkinlikte bazı bilim insanları bilinç konusuyla ilgili düşüncelerini “Sempozyumdan Alıntılar” bölümünde aşağıda görüldüğü şekilde açıkladılar…
*
Konuşmacılar, ağırlıklı olarak, “Çevre Hukuku”, “Çevre Yasası” ve cezalar üzerinde durdular, bilinç sözcüğünü, yerli yersiz ve yanlış kullandılar, insanın nasıl bilinçlenebileceği konusunda da yanlışlıklar yaptılar, yetersiz önerilerde bulundular...
*
Yapılan sempozyumlara , okullarda verilen derslere, çıkarılan yasalara alınan tüm önlemlere rağmen çevrenin kirletilmesi önlenememektedir. Çevrenin korunabilmesi için insanın bilinçlenmesi gerekmektedir…
*
“Çevre bilinci”ne sahip insan çevreyi kirletmez. “Tasarruf bilinci”ne sahip insan aşırı tüketmez. “Trafik bilinci”ne sahip insan trafik kurallarını ihlâl etmez. “Vergi bilinci"ne sahip insan vergi kaçırmaz. İnsan bilinçlenirse; ne Çevre Yasası’na, ne tasarruf önlemlerine, ne Trafik Yasası’na ne de Vergi Yasası’na gerek kalmaz…
*
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlâkı Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme vb alanlarda yaptığımız, yıllardır devam eden, insanı davranışlarını araştırdığımız, “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız çalışmalar bizleri (özellikle beni) bilinçlendirdi. Bu çalışmalarda “yeti olarak tanımlanan bilinç kavramını sorumluluk kavramıyla bütünleştirdik, ete kemiğe büründürdük, görünür hale getirdik.
*
Sözü edilen çalışmaları yaparken insanların aynı yanlışlıkları yaptıklarını, örneğin “biliyorum” ya da “farkındayım” yerine “bilinçliyim”, “bilgilendiriyorum” yerine “bilinçlendiriyorum”, “kasıtlı” ya da “maksatlı” yerine “bilinçli olarak” dediklerini gördük
*
İşte bu nedenlerle, “Türkiye ve Avrupa Topluluğu’nda çevre hukuku” konulu sempozyuma katılan değerli bilim insanlarının, bilinç konusunda panel ya da benzeri bir etkinlikler düzenlemelerini; (a) kimin kimi nasıl bilinçlendireceği, (b) bu sorumluluğun kime ait olacağı, ya da (c) kimin nasıl bilinçlenebileceği gibi sorulara cevap aramalarını öneriyoruz.
*
Sonuç olarak; bu ülkede yaşanmakta olan, çevre kirliliği, aşırı tüketim, trafikte kural ihlâli, vergi kaçırma gibi sorunların önlenebilmesi için, sözü edilen sempozyumuna katılan değerli bilim insanlarımızın bu tür etkinliklerin düzenlenmesi konusunda inisiyatif kullanmalarını bekliyoruz.
*
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Kurucusu
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76 - E-POSTA: galipbaran@ttmail.com WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot.com
(1) : Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mühendis, mimar, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog vb meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.
***
SEMPOZYUM’DAN;
BİLİNÇ KONUSUYLA İLGİLİ BAZI ALINTILAR :
* Prof. Dr. A. Ülkü AZRAK (I. açılış Konuşması): İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi (birinci sayfa): Gerçekten ekonomik kalkınma için zorunlu olan su, hava ve toprak gibi alt yapı ve kaynakların sağlanması ve güvence altına alınması, ancak BİLİNÇLİ ve sistematik bir çevre koruma politikasıyla olanak kazanır. (ikinci sayfa) Aynı şey Adriyatik kıyılarındaki ormanları tarihte BİLİNÇLİ bir biçimde koruyup iyileştirmiş olan Venedik Cumhuriyeti için söylenebilir. Şu da var ki, ÇEVRE BİLİNCİNİN yerleşmesini ve Sosyal, demokratik, hukuk devletinin tam olarak gerçekleşmesini beklemeden, çevreyi bozucu girişimler ve faaliyetlerden vaz geçilmesi gerekir.”
* JOHANNES WEİSSERT (II. Açılış Konuşması): İstanbul Alman Kültür Merkezi Müdürü (birinci sayfa): “Yirmi yıl öncesi hiç kimse ya da çok az kimse söz ederken, bugün bir çok ülkede ve Türkiye’de ÇEVRE BİLİNCİNİN gelişmiş olduğunu görüyoruz.”
* Prof. Dr. Semra ATABAY ve diğer isimler (sayfa 3): “ÇEVRE BİLİNCİ içersinde yaşam koşullarının belirlenmesinde en etkin hukuki araç plan’ı görüyoruz.”
* Prof. Dr. Rona Serozan: İÜ. Hukuk Fakültesi (sayfa 111) : “Çevreye toplumca SAHİP ÇIKMA BİLİNCİNİN gelişmediği, bu uğurda etkin bir siyasal mücadelenin yürütülmediği bir toplumda Kamu Hukukunun etkisi bile sınırlı kalmaya mahkümdur”
* Doç. Dr. Sami SELÇUK; Yargıtay Üyesi (sayfa 119): Dediniz ki “ Gençlerde ÇEVRE BİLİNCİ çok arttı, doğru bu ”. Dendi ki, “TOPLUMSAL BİLİNÇLENME, ekonomik gelişmeyi aşmıştır”.
* Prof. Dr. Yıldızhan YAYLA; Galatasaray Üniversitesi (sayfa 125): “Unutmamalım ki, çevreyi koruma ama aynı zamanda kalkınabilme bir BİLİNÇ, denge, çalışma ve azim işidir”.
* Prof. Dr. Ruşen KELEŞ. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi (sayfa 17O): “İnsan bencil bir varlık ve çevresine zarar veriyor. (sayfa 171) : “İnsanın ÇEVRE BİLİNCİNİ geliştirmedikçe bu konuları ayakta tutamıyorsunuz. ÇEVRE BİLİNCİ, insanların YURTTAŞLIK BİLİNCİNİN bir parçasıdır. HEMŞEHRİLİK BİLİNÇLERİNİN bir parçasıdır.”, ”Nasıl insanlarda ÇEVRE BİLİNCİ gelişiyorsa yargıda da bir ÇEVRE BİLİNCİ gelişmektedir”.
* Doç. Dr. Sami SELÇUK. Yargıtay Üyesi (sayfa 191): “Önce BİLİNÇLENME üzerinde duracağım”, 1854 tarihini taşıyan, kızılderili bir reisin büyük saraydaki büyük beyaz reis diye, Amerikan Cumhurbaşkanına yazdığı bir mektup var. Bu yayınlandı. Gerçekten ister vahşi deyin, ster ilkel deyin, o toplumun yöneticisinin NASIL BİR BİLİNÇ içinde olduğunu çarpıcı bir şekilde görüyorsunuz. “(sayfa 194) : Suçu seçilenlerde değil, seçenlerde aramak gerekir. BİLİNÇLENME bu”. (sayfa 196): Bu BİLİNÇLENMEDEN önerilerime doğru işi kaydırmak istiyorum ”, “Bir de bence Bu BİLİNÇLENME konusunda eğitim kurumlarına, Hukuk Fakültesi dahil, çok önemli görevler düşüyor. İnsan doğayla barışık bir insan tipi olmalıdır. İnsan odaklı bir doğa anlayışı mutlaka verilmelidir.”
* DR. GÜNTER HEİNE. (sayfa 197): “Ben çevrenin yalnızca devletin vr hukukun bir sorunu olmaması, aynı zamanda toplumun sorunu olması gerektiğine inanıyorum. (sayfa 198): Fakat çevre, pratik olarak, tanıdığımız bütün alanları kapsar. Bu, sokak kapısında başlar atmosferde ve gezegenlerde biter. (sayfa 199): Ceza hukuku açısından pratik olarak herkes faildir. Herkes aynı zamanda kurbandır. Bu demektir ki, biz hem failiz, hem de kurbanız. Bunun için önce insanların GÖREVLERİNİN BİLİNCİNDE olmaları gerekir. Çok önemli bir görevin toplumda ÇEVRE BİLİNCİNİN kuvvetlendirilmesi ve yönlendirilmesinin sağlanması olduğu inancındayım. (sayfa 200): Bu, insanın çevresi için SORUMLULUĞUNUN BİLİNCİNDE olması anlamına gelebilir”
* Doç. Dr. Sami SELÇUK: (sayfa 213) “İnsan bencilliğini bir yana itmelidir, tıpkı Kızılderili reisin dediği gibi ve o canlı ancak hava, su ve toprakla yaşayabilir.”
* Prof. Dr. Ruşen KELEŞ. İ.Ü. SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ (SAYFA 213): “Her türlü ÇEVRE BİLİNCİNİN yükseltilmesindeki aracın etkili olabilmesi, elbette ki yaygın ve örgün eğitim kurumlarının bu işi başarıyla yapmalarına bağlı”
.

2 Eylül 2010 Perşembe

GELECEĞİN TÜRKİYESİ
VE GENÇLER …
Ey üniversiteli genç!
Trafik kazalarının olmamasını, çocukların ölmemesini, anaların ağlamamasını istersen eğer; “trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım” sloganından esinlenerek geliştirdiğimiz “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi”nin uygulamasında sen de görev alabilirsin…
“Trafik bilinci” edinmeni sağlayacak olan bu görevi üstlendiğinde yapman gereken iş: yayalarla ilgili trafik ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda kırmızı ışıkta geçmeğe kalkışan yayaları “Sosyal Yaptırım” olarak bilinen yöntemle uyarmaktır.
Bu yaşamsal sorumluluğu üstlendiğinde ve kararlılıkla sürdürebildiğinde;
* Bencillikten kurtulduğunun,
* “Diğerkâm bir kişilik” edindiğinin,
* Türkiye’nin “Muasır Medeniyet” seviyesini aşması için çalıştığının,
* “Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsediğinin,
* “Cumhuriyetin ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafız” lığına hak kazanarak; (*)
Mustafa Kemal ATATÜRK'ün "Gençliğe Hitabı" nda seslendiği genç'in "SEN" olduğunun;
Farkına varacaksın.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi (1) Rektörü
(1): Bilinç Üniversitesi’nin işlevi: “Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mühendis, mimar, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog vb meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmaktır.
Sosyal Yaptırım: “Kırmızı ışıkta geçmeğe kalkışan yayaları utanmaktan başka tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak”tır.
(*) BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN KURULUŞ AMACI: Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesillerini yetiştirmektir.
İLETİŞİM: Galip BARAN
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76 - E-POSTA: galipbaran@ttmail.com
WEB: www.bilinc-universitesi.blogspot.com / www.galipbaran.blogspot.com

12 Ağustos 2010 Perşembe

dersimiz ::: insan hakları, yaşam ve trafik...!

Trafik Hayattır!
Yaşam da En Temel İnsan Hakkıdır!
Mehmet ALTUNTAŞ
Türkiye’de bölücü ve yıkıcı terör örgütlerinin sebep olduğu ölüm sayısının trafikte kurallara uyulmaması ve diğer hatalardan kaynaklanan ölümlerin çok gerisinde kaldığı sık sık söylenmektedir. Yaşam hakkı en temel insan hakkıdır dolayısıyla bireylerin ölmesi durumunda eğitim hakkı, düşünce özgürlüğü gibi diğer temel hakların bir değerinin olmayacağı anlaşılacaktır. Ölülerin olsa olsa cesedine saygı gösterilme hakkı olabilir. Trafikte yolcunun ve diğer araç sürücülerinin haklarına riayet etmeyen bir toplumda insan haklarına da bu derece uyulabileceği söylenebilir.

Biz birbirimizin hukukuna yolda veya araçta riayet etmedikçe, kurallara uymakta zorlandıkça aynı toplumun bir parçası olan kamu görevlileri de bu ülke de yaşayan insanların haklarına o derece hassasiyet göstermektedir. Devlet adına kuvveti elinde tutanlar da maalesef insan haklarına sıra gelince kırmızı ışıkta geçerim nasıl olsa kimse görmüyor zihniyetiyle hareket ediyor. Evrensel insan hakları değerleri de trafik işaretleri ve kuralları da evrenseldir. Kırmızı ışıkta durulması tüm ülkelerde kural olduğu gibi işkence ve kötü muamele görülmemesi yaya çizgileri kadar evrensel bir kuraldır. Karakollara konulan kameralarla kavşaklara konulan kameralar aslında insanın ne kadar kontrolsüz olabileceğinin apaçık ispatıdır. Ucunda yaşam gibi en temel insan hakkı olan bir konuda hassas olmak devletin üzerine düşen önemli bir vazifedir ve bu konu herkesi ilgilendirmektedir.
Üyesi olduğum Karayolu, Trafik ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği Başkanı ve Başbakanlık Müşaviri Sayın İhsan Memiş’in “Türkiye’de Milli Felaket, Trafik Terörü ve Çözüm Önerilerimiz” başlıklı yazısında çok çarpıcı bir istatistikî veriye rastlamıştım. Buna göre son 10 yılda (2000-2009) Türkiye’de 50 bine yakın insanımız hayatını kaybetmiş. Trafik düzeni yaşamımız için en önemli bir sistem olmakla trafiğin yaşam olduğunu söyleyebiliriz. Yaşam ise en temel insan hakkıdır. Buna göre trafikte vurdumduymazlık, kuralsızlık, yeterli ilgi ve yatırım eksikliği doğrudan yaşamımızı etkilemektedir. Yaşayabilen insanlarımız ise engelli olmakla karşı karşıya kalmaktadır. İnsanların hız yapma tutkusu, zamanını anlara sıkıştırması, alkol bağımlılığı, dikkatsizlik, devletin ve yerel yönetimlerin altyapı sorunlarına yeterince önem vermemesi açıkça insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır. Son yıllarda özellikle çift yolların yapımına ağırlık verilmesi ve altyapının güçlendirilmesi yol kazalarında ölümlerin sayısını bir miktar da olsa azaltması sevindiricidir. Trafik kurallarının ihlali konusu doğrudan yaşam hakkının ihlali, dolaylı olarak engelli hakları ile bağlantılı olup ayrıca mülkiyet hakkının ihlaline sebep olmakta, can kaybı, sakatlıkların yanında milyonlarca lira kayıplara sebep olmaktadır.
Bölücü terör örgütü PKK’nın sebep olduğu çatışma ve saldırıların 1980’lerden buyana bilançosu genel söyleme göre 30-35 bin insanımız hayatını kaybetti. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı resmi raporlara göre, ülkemizde trafik kazalarında 45.188 kişi ölmüş ve 1.519.737 kişi yaralanmıştır. Olay yeri sonrası yaralananların 30 gün takibi yapılmadığından daha sonra ölenlerin sayısı istatistiklere yansıtılamadığı söylenmektedir. Buna göre son tespitle gerçek ölüm rakamı yaklaşık 90.376 dır.Ortalama yıllık ortalama 9.000 kişi, günlük 25 kişi trafik kazalarında hayatını kaybetmekte ve 416 kişi de yaralanmaktadır.
Trafik kazasında ölen insanımızın üzüntüsü derin olmakla birlikte, ailesi ve yakınlarının üzüntü ve kederini paylaşmakla azaltma imkânı varken, yaralananların durumunun daha ağır olduğu düşünülebilir. Yine verilere göre konuyu ele alırsak, yaralıların %15’i geçici sakatlık,% 5’i de daimi sakatlıkla hayatlarını devam ettirmektedirler. Maddi kayıp 2008 yılına göre yaklaşık 1.000.000.000 TL. dir. Kaybolan zaman ve katma değer bu hesaba katılmamaktadır. Ülkemiz de her geçen yıl araç sayısı da sürücü sayısı da sürekli artmaktadır. Dünya Sağlık Teşkilatının verilerine göre 20 çeşit ölüm türü arasında ülkemiz trafik kazalarında 0-14 yaş gurubunda 5.sırada bulunmaktaymış. Bu durum trafik konusunun ne kadar önemli olduğunu ve derhal önlem alınması gereken bir konu olduğunu göstermektedir.
İnsan hakları konusunun bir Avrupa Birliği dayatması olduğu düşüncesi de yine ülkemizde trafik konusunda yaşanan cehaletle paralel bir söylemdir. 25 yıldır emniyet kemeri takmamakla övünen ve bir şey olmadığını ve emniyet kemerini takmayı bir utanç verici bir işlem gibi gördüğünü söyleyen bir taksici vatandaşımıza şaşırmadım. Çünkü aynı kişinin insan hakları konusu açıldığında da “bizi bölmek için batılıların ortaya attığı gereksiz bir konu” olduğunu söylemesi de şaşırtıcı gelmedi bana. Bu örneği bizzat yaşadığım için burada aktardım ancak yine de tüm taksici esnafımız için bir genelleme yapmış da olmak istemem doğrusu. Yine ilginç bir örnekle trafik bilincinin genç neslimiz açısından ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışacağım. 140 km hızla yolda gittiğimiz 20 yaşındaki uzaktan akrabam da olan bir genç yine ısrarlarıma rağmen emniyet kemerini takmayı reddetti. Emniyet kemerinin ne kadar önemli olduğunu, çok ucuz ama en değerli şeyimiz hayatımız için ne kadar koruyucu olduğunu söyleyerek ikna etmeye çalıştıkça O, içindeki gizli duyguları açığa vurdu. Bu meseleyi erkekliğine toz kondurma meselesi olarak algıladığını anlayınca çok şaşırdım. Bu yolculuğun sonunda maalesef okullarımızda çocuklarımıza trafik bilincinin yeterince aşılanamadığını anladım. Kitaplarda yazılanların içselleştirilmesi ne kadar önemli oysa!
İşkence ve kötü muamele yapmayı hangi kamu görevlisi kamu görevlisi, kolluk görevlisi aklından geçirir. Aslında kimse düşünmez ve okunan kitaplarda bu böyle yazar. Ancak nasıl direksiyona geçince trafik canavarı kesiliyorsa benim vatandaşım, eline yetki verilince de ceberut kesiliyor benim devletlû kamu görevlisi memurum. Uygulamada maalesef hep kaybediyoruz. İnsanlığımız, komşuluğumuz, sevecenliğimize diyecek yoktur ancak en naifimiz bile direksiyona geçince an azından şöyle bir bağırıp çağırarak diğer sürücüleri paralamayı içimizden geçirip, kendimizde de hiç kusur görmeme eğilimine gireriz. Batılılaşma hedefi sadece fiziken AB ye girmek değildir, bilakis insanlığımızı unutmadan haklarımızı koruduğumuz gibi ötekilerin de haklarına saygı göstermeyi gerektiriyor oysa bu hedef.
Terörün azdığı zamanlarda güvenlik mi?-haklar mı? tercih zorbalığına düşürülmemiz ne acıdır! Temel haklarımıza sahip çıkmamız nasıl olur da komşumun ve ülkemin güvenlik sorunu olur? Bunun düşüncesi bile gereksizdir. Trafikte yaşamını yitiren insan sayısının terörden dolayı yaşamını yitirenlerden fazla olması da yine bu konuyla ilgilidir. Güvenliğimiz haklarımızın azaltılmasını gerektirmediği gibi kurallara uyarak trafikte seyretmek de işimizi yavaşlatmaz bilakis bize zaman kazandırır, üstelik ömür boyu bir zaman. Mal ve huzur kazandırması bir yana trafiğin akıp gitmesi için de bu düzene ihtiyaç vardır.
Evinde eşine ve çocuklarına şiddet uygulayan bir kişinin, yolda yayaların üzerine aracını süren ve hızını kontrol edemeyip insanlara çarpan insandan bir farkı var mı? Ötekinin haklarına saygı gösterme erdemine ulaşmamış bir toplumdan oluşan bir devletin de vatandaşına aynı duyarlılığı göstererek son derece özgürlükçü olması beklenmemelidir. Bu ineğin sütün bu toplumsa kaymağı da yöneticilerdir, yasama görevlileri ve yargı mensuplarıdır. Ne kadar kanunları değiştirirsek değiştirelim zihin değişikliği gerçekleşmedikçe yasakçı uygulamalar devam etmekte, trafik kurallarına uymayı zül kabul eden bir toplumda kazalar ve ölümler olmaya devam etmektedir.

Gelin kırmızı ışıkta kornaya basmadan bağırıp çağırmadan beklemesini sabırla öğrenelim. O zaman hastanelerimizde kuyruk da kalmaz, karakollarımızda dayak da! Evrensel insan hakları değerlerine dayalı bir devlet istiyorsak geleceğimize hayat katsın diye çocuklarımız demokratik hukukun üstünlüğünün yaşandığı bir ülke bırakmak için gelin önce trafik kurallarına hep birlikte uyalım. Okullarda trafik dersini zorunlu hale getirmekle yetinmeyip insan hakları derslerini de zorunlu hale getirelim. Uygulamalı olarak, eğitimle gelecek nesillerimize damla damla ötekinin haklarına saygılı olmayı eşitlik ve adalet duygularını ve trafiğin toplu yaşamımız için vazgeçilmez olduğu bilincini verelim.
Bu sorumluluk duygusu, bu ülkede yaşıyorum diyen herkes için açık bir çağrıdır
.
12 Ağustos 2010
Mehmet ALTUNTAŞ, mehmetaltuntas@yahoo.com

31 Temmuz 2010 Cumartesi

DERS; Konumuz: "pozitif yaşam"

YARINLAR İÇİN POZİTİF YAŞAM (*)
SUNUŞ
Düşünen her kişi ve toplumun açıkça görebileceği gibi insanlık büyük bir Değişimin sancı ve sarsıntısı içindedir. Maddi ve manevi tüm kurumlar yozlaşma alanları halindedirler. Tüm değerler saflığını yitirmiş durumda ve insan sayısı kadar doğru ve yanlış var. Herkes farklı dili konuşuyor ve kimse kimseyi anlamıyor. Çünkü insanlık kuşku duymadan ortaklaşa başvurabileceği bir BİRLEŞTİRİCİ BİLGİ’ ye sahip değil.
İnsanlık bir yandan özüne (ruhuna) ve insan olarak gerçek vazifesinin ne olduğuna ait bilgisizlikten doğan anlayışsızlığının ıstırabını yaşarken, öte yandan herhangi bir manevi otoriteye şuurlu olarak bağlı olmadan kendi yolunu kendi seçmek, kendi gerçeklerini yaşamak ve doyuma ulaşmak istiyor.
Bütün insanlık her türlü çalkantı ve sarsıntıyla yeni bir çağa geçmenin hazırlığı içindedir. Çağımız insanı ruhsal ve şuursal seviyesi bakımından hızlı bir ilerlemeye tabi tutulmuştur; ancak bunu belirleyecek temel bilgisi eksiktir ve yaptığı yorumlar yetmemektedir. İnsanların kendileri ve dış dünya hakkında sordukları sorulara, her seviyeyi tatmin edecek şekilde cevap verebilecek yeni bir BİLGİ’ye ihtiyaç var. Bu nedenle yeni çağ, “Birleştirici BİLGİ Çağı” olacaktır.
Her ülke gibi Türkiye de insanlığın şuurlanmasın a ve uyanmasına asırlarca hizmet etmiştir. Anadolu insanı binlerce yıldır bu misyonu yerine getirmek maksadıyla çeşitli şekillerde yetiştirilmiş, yönlendirilmiş ve bugünlere hazırlanmıştır.
Dünya insanlığını üstün bir tekâmül sıçrayışına doğru yönlendirecek, mevcut bütün anlayışları, zaman içinde Tek gerçeklik haline getirecek ve böylece tüm insanlığı aydınlatarak ona rehber olacaktır.
Birlik, beraberlik ve eşitlik ruhunu sevgi, yardım ve dayanışma ile pekiştiren insanlık, içinde bulunduğu derin çıkmaz ve bozgundan kendi kendini kurtarabilecektir. Artık her insan kendini sever gibi her insanı sevmek, komşusu ile geçinir gibi her insanla iyi geçinmek idrakine varacaktır.Bu vazife duygusu ve anlayışıyladır ki, Dünyaya Ruhsal ve Moral Yasalar hakim olacaktır.
Elinizdeki kitapçık, Dernek çalışmalarımızın küçük bir ürünüdür. amacımız daima dengeli ve doğru olanı aramak, özgürlük, sevgi, ve ahenk dolu bir dünyanın yapılanmasına katkıda bulunmaktır.
Kitapçıkta özetlenen beş İlke’nin (Varlığın Birliği İlkesi, Varlıksal Eşitlik İlkesi, Seçme Özgürlüğü İlkesi, Varlıksal İradelerin Çelişmezliği İlkesi ve Varlığın Bildiğinden Sorumlu Olduğu İlkesi) sizlerde yeni ilhamlar uyandıracağına ve bizi (1) daha iyi tanımanıza yardımcı olacağına inanıyoruz.
(1): BİLYAY ( İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma) Vakfı
1. VARLIĞIN BİR’LİĞİ İLKESİ
Varlık. Sonsuz olan Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır. “Varlığın Bir’liği İlkesi”ni anlamaya çalışırken önce, Yaradan kavramını ele almak gerekecektir.
Yaradan’ın Bir’liği
Yardan mutlak ve sonsuzdur. Bundan dolayı beşeri ve göreceli olan isim ve sıfatlar O’nu tanımlayamaz. Hiçbir şeyle kıyaslanamayan ve sadece Kendisine benzeyen Yaradan, hiçbir şeyden etkilenmez ve değişmez.
Varlık’ta Yaradan’a ait hiçbir zerre yoktur. Bu cevher varlığı sebebiyle O’na ulaşılamaz. Bununla beraber, Yardan, Varlığı’yla, kanunun vasıtasıyla irtibattadır (Zat’ı bakımından değil).
Sonsuz boyutların, mekânın ve zamanın sahibi olan Yaradan, Varlık tarafından anlaşılamaz. Yardan’ı Zat’ı bakımından değil, sadece tezahürlerini gözlemekle anlamaya çalışabiliriz. Var olan her şey O’nu sembolize eder.
Kainatın düzeni Yaratılış Kanunları’yla sağlanır. Varlık sonsuzluk içinde bu Kanunları öğrendikçe Yaradan hakkında bazı sezgilere varabilir. Esasen Yaradan kavramı veya Yaratılış Kanunları, o Kutsal Tohum, farkında olsun ya da olmasın her varlığa dağılmış ve onların yapılarına nüfuz etmiştir. Merkezi her yerde, dış yüzeyi hiçbir yerde olan küre sembolizmi de aynı şeyi ifade eder.
Mutlak hareketsizlik ve denge halinde olan Yaradan BİR’dir, TEK’tir ve AYNI’dır.
Var Etme Eylemi
Hiçbir varlığın asla anlamayacağı bu eylem, ancak Yaradan’a ait bir Bilgi’nin sonucudur.
Yaradan’ın tek bir eylemi vardır; o da Varlık meydana getirmektir. Tek olan Yaradan’dan yansıyan yegâne şey Varlıktır. Yaradan ve Yansıması aynı şey değildir. Bu yansıma dalga dalga varlık sistemleri halinde, çokluk olarak tezahür eder.
Yaradan’a ait olan bu Fiil, yoktan var etmektir. Var olan, yokluğu idrak edemez; yokluk, varlık için “Hiçlik Sistemidir.
Varlığın esası form (şekil) değil, özdür. Başka bir ifadeyle Yaradan tarafından var edilen form değil, özdür.
Var etme, zaman ve mekân dışı küresel bir eylemdir (çünkü zaman ve mekân da varlıktır). Yani bu eylem, sonsuzluğu kapsayan tek, bütünsel (külli) ve ani bir Oluş darbesidir. Yardan tarafından meydana getirilen Varlık, bünyesinde “Varlıksal İlkeleri” ya da “Tanrılık Bilgi”yi taşıyacak şekilde var edilmiştir.
Varlığın Birliği
BİR olan Yaradan’ın var ettiği de Bir’dir. Varlığın Bir ve Aynı oluşu Yaradan’nın BİR’liğinden dolayıdır. BİR olandan ancak Bir olan sadır olur.
Yaradan’nın Kanunu değişmez olduğundan farklı statüde varoluşlar düşünülemez. Oluş, tek BİR Kaynağın, yani Yaradan’a ait tek bir Kanunun eseridir. Bu sebeple Yaradan İçin Varlık Bir’dir.
Tezahürden önceki küresel varoluşta ve tekâmül ve hiyerarşi söz konusu değildir. Zaman, mekân ve hareket yoktur. Sadece Bir olan Varlık mevcuttur.
Kainatlar ve o kainatlarda tekamül eden sonsuz çeşitlilikteki varlıklar ayrı ayrı yaratılmışlardır. Farklı olarak gördüğümüz sayısız varlık sistemleri, tek Bir Varlığın çeşitli boyutlardaki tezahüründen ibarettir.
Küresel bir bütünlük halinde olan varlıkların tümü, her bir ayrı varlık çeşidini yansıtan sonsuz yüzeyli tek bir elmas gibidir. Bu bütünlük “Kozmik Yumurta” şeklinde sembolize edilmiştir. Varlığın Birliği ve Bütünlüğü, başsız ve sonsuz olmaktır. Her varlık hem baştır, hem sondur.
Varlığın BİR’liği, görünmeyen bir BİR’liktir. Bu Bir’lik öz ya da varoluş bakımındandır. Yani farklı gördüğümüz tüm varlıklar, yapılarında aynı mayayı taşırlar.
Varlığın BİR’liği, yaratılışı sonsuzluğunu ve küreselliğini ifade eder.
Yaradan karşısında varlıklar değil, Varlık vardır. Bu Varlık Bir, Tek, ve Aynı’dır.
“Varlığın Birliği” İlkesi’ne bağlı olarak bütün varlıklar eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir; ancak varlıksal iradeler birbirini çelmez.
Yaratılış ve Tezahür
Yaradan’ın tezahürü varlıktır. Yaradan’ın tezahürü varlıktır. Tezahür eden Yardan’ın kendisi değil, O’nun Bilgisi ya da Kanunudur. Kainat bütünüyle Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır.
Tezahür, mutlak sonsuz olan Yaradan’ın kendisini sınırlı olanla ifade etmesi demektir. Yaradan tarafından bakıldığında sonsuzluğun sonlu hale gelmesi öz konusudur. Ancak bu tezahür, varlık açısından yine de sonsuzdur. Bu bakımdan ele alındığına, varlık, çokluk demektir.
Yaradan’ın Oluş ( var etmek, varlık meydana getirmek) Eylemi yaratılış değildir.
Yaratılış; zamana ve mekâna bağlı maddi sistemler içinde, Varlığın forma (şekler) bağlı olarak tezahür etmesidir.
Saf maddenin kendisinde herhangi bir form, herhangi bir ide yoktur. Maddeye şekil veren varlıktır. Şekilsiz (amorf) olan madde, varlık tarafından şekillendirildikten sonra bildiğimiz evren meydana gelmiştir.
Yaratılı ya da imalat (prodüksiyon), yani mevcut olanı şekillendirme Yaradan’a değil, Varlığa aittir, Varlık Yaradan’ın var ettiğine şekil vererek yaratma fiilini gerçekleştirmiştir.
Görülüyor ki, Yaradan’ın Kanunu’nu uygulayan ve en büyük varlıksal ilkelerden olan “Seçme Özgürlüğü” İlkesi’ne bağlı olarak Yaratılış Fonksiyonu’nu yerine getirmeyi seçen “Tanrılar” ya da “İlâhlar” vardır.
Küresel Varlık aleminde yaratılış süreklidir, yani bu faaliyetin başı ve sonu yoktur. Bu Varlık bütünlüğünü hissedebiliriz ama asla anlayamayız.
Yaratılanların Birliği
Yaratılanlar, yani yine Varlığın sebep olduğu ve sonsuz boyut, mekân ve zamana dağılarak çokluk halinde tezahür eden varlıklar (mevcudat) , aynı özü taşıdıklarından ve aynı Yaratılış Kanunu’na tabi olduklarından Bir ve Tek’tirler.
Birlik’ten Çokluğa
Yaradan tarafından meydana getirilen Varlık’ta, o tüm varoluşun Bilgisi saklıdır. Bir Merkez’den itibaren, içten dışa genişleyen küreler tarzındaki varlık sistemleri sonsuzluğa uzanır.
Bu yaratılış küresindeki varlık sistemleri birbirinin tezahür sebebidir. Bir tezahür, kendinden önceki bir tezahürün sebebidir. Bir önceki bir sonrakini türetir. Yani varlık, varlığı yaratır. “Yaratılan, Rab’bine benzer” ifadesi bu anlama gelir. Yani varlık için Aslı’na uygunluk söz konusudur. Ancak tüm varlıkların mayası Yardan’dan dolayı Bir’dir. Bu sebeple yaratılmış olanlar Bir’dir.
Güneşin ışığının bir prizmadan geçerek yedi renge ayrılması gibi Bir olan Varlık, çeşitli boyuta has zaman ve mekân şartlarında farklı form ve yapıda tezahür etmiş ve böylece zahiri bir çokluğa dönüşmüştür.. Bununla beraber özde BİRLİK olduğu için, “Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer” denmiştir.
Çokluktan Birliğe
Yaratılış Yaradan’dan itibaren açılmaya başlar. Merkez’de ve her şeyin başında O vardır; her şey O’na doğrudur.
Tekâmül, zaman ve mekân içersinde bulunan bir değişme olup Merkez’e yaklaşımın bir ölçüsüdür. Ancak bu asla ulaşılamayacak bir Merkez’dir.
Varlık, yaratılış küresinin Merkezi’ne yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar. Tabi olunan kanun sayısı azalır, ama bu kanunların kapsamı genişler. Her şey Bir’leşir ve ayniyet kazanır. Bu nokta Birlik (Teklik, Vahdet) Şuuru’nun Merkezi’dir. Hakiki Birlik oradadır.
O Merkez’den sonsuzluğa yayılan Şuur alanı içerisine giren varlıklar, Birlik fikrine, yani Merkez’e doğru çekilirler. Orada “sen-ben” yok, “biz” vardır. Varlıkların tekâmül seyri sonsuza dek o Birlik Merkezi’ne doğrudur.
“Varlığın Bir’liği İlkesi”nin Etik Sonuçları
Varlığın Birli’ği İlkesi”nin fizik plândaki tezahürü olarak, bedenli halimizle, kozmik bir bedenin hücreleri gibi birbirimize bağlı durumdayız. Mekânda işgal ettiğimiz konuma bakarak bedenler arasında gördüğümüz boşluklar bizi yanıltmaktadır. Bu yanılgının sonucu olarak kendimizi başkalarından ayrı gibi, bireysellik varmış gibi düşünerek “sen-ben” davası güderiz. Oysa insanlık Tek Bir Şey’dir. Bütünsel Akıl (Zekâ ya da Şuur) fizik kâinatta ancak böyle görünmektedir.
İnsan varlığının bireysel tekâmülü, tüm insanlığın kolektif tekâmülüne bağlıdır. Bu sebeple insan, toplum içinde “Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu”nu bilerek uygulamalıdır. Görülüyor ki, “her koyun kendi bacağından asılmaktadır”.
Tekâmül seyri Birlik fikrine, yani Birlik Şuur Alanı’nın Merkezi’ne doğrudur. Ne yaparsak yapalım, o Merkez’e doğru hareket ederiz.
Aslında hepimiz Bir’iz. Bu nedenle “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ifadesi kullanılmıştır.
2. VARLIKSAL EŞİTLİK İLKESİ
Tüm varlıklar varoluşları bakımından Yaradan karşısında mutlak olarak eşittirler. Varlıksal Eşitlik İlkesi, Varlığın Bir’liği İlkesi’nin doğal bir sonucudur. Bir olan Varlık, farklı ve eşit olmayan formlar içinde olmakla beraber, aynı parlaklıkta tezahür etmiştir.
Varlığın Bir’liği İlkesi’nden Varlıksal Eşitlik İlkesi’ne
Varlıklar ayrı ayrı değil, tek bir Kanun’a bağlı olarak ve aynı Varlıksal İlkeleri bünyelerinde taşıyabilecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sebeple Bir olan Varlık, Tanrı karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittir.
Bir olan Varlığın tezahür aleminde çokluk arz etmesi, varlıkların Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket etmelerinden kaynaklanır. Varlıklar sonsuz maddi sistemlerde görünürken kendi iradelerine göre vazife alırlar. Özde Bir ve Eşit olan varlıklar, özgür iradeleriyle kozmik bir planın belli bölümlerini işgal ederek hizmet ve vazifelerini yürütürler.
Eşitlik Varoluştadır; Cisimde ve Şekilde Değil
Varlıksal Eşitlik İlkesi görünen değil, görünmeyen bir temele dayanır. Bu, cismani ve şekilsel değil, varoluştaki eşitliktir. Yani varlılar ayrı ayrı değil, tek bir yaratılış darbesiyle OL! Ya da FİAT) meydana gelmiştir. Tüm varlılar tek bir Merkez’in Kanunları’na bağlı olarak tezahür etmiştir. Varlıkların en derin ve temel ortaklığı, “oluş”larıdır. Varoluş bakımından bütün varlıklar eşittir.
Bu eşitlik, varlıkların öz ya da maya birliğinden kaynaklanır. Varlıklar cisim ve şekilleri bakımından farklı ve çeşitli, olsa da evrensel bir eşitliğe sahiptirler. Bu öyle bir eşitliktir ki,görünümle, yani çeşitli zaman, mekân ve boyutlarda tezahür eden maddesel formlarla zedelenmez.
Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni taşıdığından dolayı tüm varlıklar, Yaradan karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittirler. Bu İlke’nin sonucu olarak bir boyutta atom olan varlık, başka bir boyutta galaksidir veya bir boyutta insan olan varlık, başka bir boyutta ilahtır.
Eşitlik varoluştadır; cisimde ve şekilde, yani tezahürde değil.
Görünüşteki Eşitsizlik Aldatıcıdır
Eşitlik İlkesi’ni mayalarında taşıyan varlıkların, tezahürat aleminde maddesel formlar halinde çeşitlilik, farklılık ve çokluk, yani eşitsizlik sergilemeleri, yine özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nden kaynaklanır. Görünmeyen görünenin içinden geçerek tezahür ettiği zaman, özdeki bu Birlik, her varlıkta kendi seçimine bağlı olarak çeşitli şekillere bürünür. Madde aleminde gördüğümüz eşitsizlik ve çeşitlilikler, ışığın prizmadan geçip yedi renge ayrılması gibidir. Prizma ortadan kalkınca yedi renk kaybolur, ortada sadece ışık kalır.
Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak varlık, yolunu kendisi seçer ve içinde bulunduğu hali kendisi hazırlar, Bize eşitsizlik varmış gibi gelse de
Varlık kozmik vazifesini, ancak o hal içerisinde en mükemmel şekilde yerine getirebilir. O kadar ki, görünen eşitsizliği teorik olarak eşitliğe çevirmek mümkün olsa, kâinatın düzeni bozulurdu.
O halde görünen eşitsizlikler varlığın seçimine bağlı olduğundan doğaldır. Ayrıca rölatif olup geçicidir. Oysa Varlıksal Eşitlik İlkesi varoluştaki eşitlik olup ebedidir ve hiç bozulmaz.
Tekâmül ya da gelişme, varlıklar arasında eşitliğin bozulması ya da bozulan eşitliğin dengelenmesi anlamına gelmez. Tekâmül, varlığın Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak kendi üslubuna göre ilerlediği kozmik bir hizmet sürecidir.
Varlıklar tekâmül farklılıklarından dolayı farklı sorumluluklar taşırlar. Buna bağlı olarak sonsuz boyutlar içinde, sonsuz bir şekilde eşitsizlikler, kademeleşmeler ve hiyerarşiler görülür.
Varlıklar farklılık, çeşitlilik ve eşitsizlik halinde bir Bütünlük oluştururlar. Hiçbir varlık diğerinden bağımsız değildir. Her şey her şeyin içindedir. Birindeki değişiklik hepsini etkiler. He varlık, işlemekte olan kozmik mekanizmanın eşit derecede değerli ve vazgeçilmez birer unsurunu teşkil eder. Varlıklar bir ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları, ç,çekleri ve meyveleri gibidir; ağaç ancak bu bütünlük içersinde hayatiyetini ve fonksiyonunu sürdürebilir. Her varlık, kâinat düzeni içersinde üzerine aldığı vazifeyi eşit olmayan formlar altında gönüllü olarak yerine getirir.
Varlık tekâmül seyri içinde Merkez’e yaklaştıkça maddesel sistemin çokluğu, çeşitliliği ve farklılığı kaybolmaya başlar. Varlık ayrıntılardan kurtulur. Her şey birleşir ve ayniyet kazanır. Yani özde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi daha çok tezahür eder.
Yaradan Karşısında Varlıkların Durumu
Varlığın Birliği İlkesi’ne göre Yardan için Varlık Bir’dir. Yani O’nun nezdinde varlıklar değil, tek Bir Varlık mevcuttur. Bir olan Yaradan’ın bir yansıması vardır; o da Varlıktır. Tezahür öncesi tek ve Bir olan Varlığın, tezahür ettikten sonra çokluğa bürünmesi Varlığın Birliği İlkesi’ne halel getirmez. Çünkü tezâhür eden Varlığın durumu, sonsuz yüzeyli bir elmasın durumu gibidir. O yüzeylerin her biri nasıl tek olan elmasın bir görünümü ise, sayısız varlık sistemleri de Bir Olan’nın sonsuz derecede farklı zaman, mekân ve boyutlardaki görünümünden ibaret bir Bütünlüktür. Varoluşlarıyla beraber tüm arlıklara nüfuz etmiş olan Nur (öz,maya ya da Tanrılık Bilgisi), her varlıkta aynı derecede yayınlanmaktadır.
Yaradan açısından bakıldığında çokluk, çeşitlilik ya da ayrılık değil; Birlik ve Eşitlik görülür. Başka bir deyişle tüm varlıklar aynı Ruhsal ve Maddesel Yasalar’a tabidirler. O yasalar insandan insana değişmez. Ateş, ayrım gözetmeksizin herkesin elini yakar.
O halde sonsuz çeşitlilik gösteren tüm varlıklar Yaradan karşısında eşittir. Bu, bir kürenin yüzeyindeki bütün noktaların Merkez’e eşit uzaklıkta olmasına benzer. Dolayısıyla Yaradan’a göre hiçbir varlığın diğerine nazaran üstünlüğü ya da seçilmişliği söz konusu değildir. Bu gerçeğin aksini savunan her türlü öğreti geçersizidir. Çünkü Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden yoksun oldukları için çelişki ve adaletsizliklerle doludurlar.
Eşitlik İlkesi’nin Etik Sonuçları
Bu İlke’ye göre bilgisi ve inancı ne olursa olsun, bütün varlıklar Yaradan karşısında eşittir. O’na nazaran hiç kimse daha ileride ya da daha geride değildir. Kimse kimseye üstün kılınmamıştır; efendi-köle ayrımı yoktur. Bu ilke gereği kimseye iltimas geçilmez ve kimse haksızlığa uğramaz. Tanrı Yasaları, hükmünü her varlık üzerinde eşit şekilde icra eder.
İyi ya da kötü diye nitelendirdiğim,iz düşünce ve davranışlar bu eşitliği bozamaz. Herhangi bir insanın erdemli tutumu onu Tanrı nazarında daha seçkin bir hale getirmediği gibi, işlediği fiillerin kötülüğünden dolayı kimse Tanrı’nın gözünden düşmez. Tanrı nezdinde bütün varlıklar mutlak olarak eşittirler.
Varlıksal Eşitlik İlkesi gereği Tanrı, insanı ne ödüllendirir, ne de cezalandırır. Aksi bir uygulama çelişki olurdu. Dolayısıyla başımıza gelen olaylar Sebep-Sonuç Yasası gereği, daha önceki fiillerimizin sonucudur. Yani insan kaderini kendisi belirler. Görülüyor ki, fiillerimizden dolayı Tanrıya değil, kendi varlığımıza karşı sorumluyuz. Çünkü ruh bu yetkiyle donatılmıştır. O halde Tanrı’dan korkmak yerine, anlayışımız ölçüsünde O’nu sevmek ve saygı duymak gerekir.
Tanrı nezdinde eşit olan varlıklar, doğal olarak birbirlerine göre de eşittirler. Ne var ki, bencilliği ve kibri nedeniyle insan bu gerçeği görememekte ve yeryüzünde bunun tersini uygulamaktadır.
Yeryüzünde yarattığımız sınıflar ve kastlar Varlıksal Eşitlik İlkesi,’ne aykırıdır. İnsanları iyi-kötü, inanan-inanmayan, zengin-fakir, güzel-çirkin diye ayırarak bir kısmını baş tacı ederken, diğerlerini hakir görmek bir yanılgıdan ibarettir. Karşı cephe yoktur; herkes aynı taraftandır. Yukarıda ya da aşağıda olan yoktur; tüm varlıklar aynı seviyede olup herkes vazifesini yapmaktadır. Her varlık tek bir kozmik tablonun kendi seçtiği bölümünde işlemektedir.
Kim ne yaparsa yapsın ya da ne olursa olsun, kendi tekâmül küresinin merkezine doğru ilerlemekte ve merkeze yaklaştıkça tezahür aleminin zahiri eşitsizliği giderek kaybolmakta ve Birlik Ruhu hakim olmaktadır.
Varlıksal Eşitlik; cismani eşitlik, fırsat eşitliği ya da anlayış gelişimi eşitliği değildir. Bunlar aynı İlkenin tezahür alemindeki basit görünümleridir.
Varlığın görevi, madde aleminin her türlü yanıltıcılığına rağmen bu eşitsizliği fark ederek Varlıksal Eşitlik İlkesi’nin yaşamak ve yaşatmaktır. Gerçek sevgi ancak bu anlayışa ulaştıktan sonra doğar ve insanlar hiçbir adaletsizlik yapmadan, herkesi eşit görerek “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde şuurlu yaşarlar. Şuurlu bir insan, Ruhsal ve Maddesel Kanunları eşit şekilde kullanarak dengeli bir hayat sürdürür.
Hiçbir varlık ne yaparsa yapsın bu eşitliği bozamayacağına göre, ayrıca da varlık dışı bir sistem tarafından yargılanamayacağına göre, bütün sorumluluk tümüyle varlığın kendisine ait olacaktır. Bu durumda bize düşen, insan kardeşlerimizle, karşılık beklemeksizin evrensel bir “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde olmaktır.
Bir olan Varlığın çeşitli şekillerde tezahür etmesiyle geçici ve yanıltıcı bir eşitsizlik doğmuştur. Ancak her varlık farklı görünürse de özde Bir’dir. Yeryüzünde yarattığımız “ben-sen” ayrımı kesin bir yanılgıdan ibarettir. Varlık maddeden sıyrıldığı zaman egoistik kökenli “ben-sen” ayrımının olmadığını anlar. Ne var ki, maharet, bu gerçeği bedenli haldeyken anlamaktır.
Bedenli yaşamımızda dış realiteyi çokluk, çeşitlilik ve eşitsizlik olarak algılayışımızın sebebi, sınırlı duyularımız ve şuurumuzdur. Budan dolayı Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik gibi Temek Ruhsal İlkeler’i kavramak için duyuların ve şuurun aşkınlaşıp, küreselleşmesi gerekir ki, bu da özel bir Bilgi’yle olur.
2. SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ İLKESİ
Tezahür alemindeki çokluğun ve çeşitliliğin sebebi olan Seçme Özgürlüğü, kâinattaki tüm varlıkların özünde mevcut olan temel ilkelerden biridir. Bu ilke, yine her varlığın özünde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi’nin doğal bir sonucudur.
Seçme Özgürlüğü Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden Kaynaklanır
Bir olan Yaradan tek bir eylemle Varlığın özünü var etmiştir. Bu eylem, formlara bürünerek tezahür edecek olan Varlığın yapısını Tanrısal İlkelerle donatmıştır. Aynı varlıklar bir seferde yaratıldıkları için özde BİR’dirler ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeleri taşıdıkları için de Tanrı karşısında ve bunun doğal sonucu olarak birbirleri karşısında da kayıtsız şartsız eşittirler. İşte bu Eşitlik İlkesi’dir ki varlıklara sınırsız Seçme Özgürlüğü sağlar.
Her Varlık Sınırsız Ölçüde Seçme Özgürlüğüne Sahiptir
Yaradan sonsuzdur; Yaradan’nın yarattığı da sonsuzdur. Sonsuz Olan’dan sonlu bir varlığın sadır olması abestir. İşte aynı mantığa göre Varlık, sınırsız bir seçme özgürlüğüne sahiptir. Buradaki özgürlük zıddı olmayan bir kavramdır. Yani karşıtı tutsaklık olan bir özgürlükten söz edilmemektedir. Bu, tezahür öncesi mevcut olan ve dolayısıyla zıddı olmayan ve de zaman ve mekânla sınırlı olmayan bir özgürlüktür. Başka bir ifadeyle bu, Varlığın tezahür etme özgürlüğüdür.
Varlık kendi iradesiyle dilediği yönü seçip, ilerler ve karşısına çıkan şartlara uyum sağlar. Varlık bu seçimiyle herhangi bir şey kazanamayacağı gibi, herhangi bir şey de kaybetmez.
Varlığın özgür seçimi, mevcut olan imkânlardan birini kullanması ve geri kalan imkânların da diğer varlıklara kalması şeklinde değildir. Varlığın dışında imkân diye bir şey yoktur; seçtiği anda o şey varlık için imkân olmaktadır.
Bu durumda her varlık eşit bir şekilde, sonsuz derecede seçme hakkına sahiptir; kaldı ki, varlığın dışında sosuz sayıda imkân olsa bile, seçilen herhangi bir imkân, o imkânların sonsuzluğunu eksiltmez ve geri kalan varlıklara da sonsuz derecede seçme imkânı kalır.
Tezahür Alemindeki Farklılığın Sebebi: Seçme Özgürlüğü
Taşıdıkları öz bakımından eşit olan varlıkların tezahür aleminde arklı görünümleri, varlık dışı bir sistemin keyfi iradesinden değil, varlığın bizzat kendi iradesinden kaynaklanır.
Varlığın sınırsız seçme özgürlüğünün sonucu olarak, tezahür aleminde çeşitli hiyerarşiler doğar. Özde bir ve aynı olan varlıkların kendi iradelerine bağlı zahiri kademeleşmeleri Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. Aynı varlık Seçme Özgürlüğü İlke’sini kullanarak bir atomu yönetebileceği gibi, bir Güneş Sistemini de yönetebilir.
Tezahür alemindeki basamaklaşma ve eşitsizlik, varlığın yaratılışıyla beraber özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü’nün sınırsızlığını gösterir.
Öz Bakımından Eşit Olan Varlıkların Seçimleri Neden Aynı Değil de Farklı Sonuçlar veriyor?
Lineer bir düşünde sistemi içerisinde, yani belirli sebeplerin belirli sonuçları meydana getirdiği deterministik bir yaklaşımla şu soru sorulabilir: “Bütün varlılar yaratılış itibariyle eşitse, varlıkların seçimlerinin de aynı sonuçları vermesi gerekmez mi? Hiyerarşinin sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı, sonsuz boyutları ihtiva eden küresel mahiyetteki zaman ve mekân şartlarında yatmaktadır. Tüm varlıkların , yaratılış küresinin merkezinden itibaren, aynı anda ve aynı haklara sahip olarak, tezahür alemini oluşturmak üzere civara dağıldıklarını arz edelim. Varlıklar 360 derece içersinde nereden başlarlarsa başlasınlar, seçtikleri kozmik yönde ilerler ve mutlak olarak eşit olmalarına rağmen, farklı şekilde tezahür ederek, farklı sonuçlar elde ederler. İşte bunun sebebi, varlıkların farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla kalmış olmalarıdır.
Zaman ve mekân birer varlıktır, yani onlar da yaratılmıştır. Zaman ve mekân da diğer arlıklar gibi Tanrı karşısında eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir. Yani onlar da kozmik yaratılış küresinin merkezinden itibaren aynı haklarla civara yayılmaya başlamışlardır. Zaman ve mekân, yaratılış küresinin içinde seçme özgürlüklerine bağlı olarak farklı yoğunluklarda tezahür etmişlerdir.
İşte varlıklar, seçme özgürlüklerini kullanarak ilerledikleri kozmik yönde, az yoğun (seyreltik, süptil) ya da çok yoğun (kesif) zaman ve mekânlarla karşılaşarak çokluk,çeşitlilik ve eşitsizlik arz ederler.
Varlık, az yoğun olan zaman ve mekân şartlarında hızla ilerlerken, çok yoğun zaman ve mekân şartlarında yavaşlar. Bunun sonucu olarak da, özde eşit ve aynı olan varlıklar farklı sonuçlar alırlar ve farklı haller içerisinde, arklı görünürler.
O halde tezahür alemindeki farklılıklar ve eşitsizlikler, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanan bir sonuçtur.
Her Varlık Seçtiği Yönde, Payına Düşen Vazifeyi Yapar

Varlıkların sınırsız bir özgürlük içinde seçtikleri kozmik yönde ilerlemeleri, Bütün’ün dışında, bağımsız, yani keyfi ve amaçsız değildir. Tam tersine varlık, tezahür aleminde farklı formlara bürünerek bütünsel bir düzen içinde tezahürün sürekliliğine katılımdan ibaret olan Kozmik bir Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Seçilen hiçbir yön, Vazife kapsamının dışında olamaz. Varlık hangi yönü seçerse seçsin, Vazifesi’ni yapar.
Kâinattaki Uyum ve Dengenin Sebebi Seçme Özgürlüğü İlkesi’dir
Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik İlkeleri göz önüne alınmadığı takdirde, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket eden varlıkların keyfi seçimlerinin zıtlıklara, karmaşaya ve dengesizliklere sebep olacağı ; buradan ise uyum ve düzen bir yana, kâinatın daha doğmadan kaosa sürüklenip yok olacağı akla gelebilir.
Oysa daha önce de belirtildiği gibi, tüm varlıklar yaratılışları bakımından aynı özü taşırlar ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeler saklıdır. Başka bir deyişle, aynı uyum ve düzen her varlığın özünde ayrı ayrı kayıtlıdır. Holografik bir sistemde işleyen kâinatta bir varlığın bildiğini, geri kalan bütün varlıklar da bilir; ama bu biliş, varlığın seçme özgürlüğüne asla halel getirmez. Varlıklar, Bütün’ün uyum ve dengesini bozmayacak iradelere sahiptirler ve birbirlerini çelmeyecek şekilde özgürce seçim yapabilecek yetkinliktedirler.
Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin Etik Sonuçları
Bütün insanlar; özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin sonucu olarak yeryüzünde sürekliliğine katılma Hizmet ve Vazifelerini yerine getirmektedirler. He varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken farklı zaman ve mek3an yoğunluklarını aşıp geldiği için, tekâmül seviyeleri içinde bulunduğu şartlar bakımından farklıdır. Ama hepsinin özünde taşıdığı Nur ( Varlıksal İlkeler, Tanrılık Bilgi) daima aynı parlaklıkta ışımayı sürdürür. Bu nedenle görünürdeki eşitsizliğe bakarak kimseye ululuk verilemeyeceği gibi, kimse de hor görülmez. Çünkü varlık, kozmik tekâmül (Hizmet ve Vazife süreci) sahnesinde kral rolünü de, dilenci rolünü de aynı başarıyla oynayabilecek kudrettedir.
Görülüyor ki, herhangi bir insanın toplum içinde yer aldığı sınıf ya da kazandığı rütbe ile o insanın gerçek varlığı arasında hiçbir bağıntı yoktur. Bir insana beşeri ölçülere dayanarak verilen değer, o insanın, o zaman ve mekân içerisinde yüklendiği hizmet ve vazifenin seviyesini göstermez.
İnsan Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak ilerlediği yönde sadece kendisine karşı sorumludur. Seçtiklerinden dolayı kimse ona hesap sormaz, Çünkü varlık, fiillerinin sorumluluğunu taşıyabilecek kudrettedir. Seçme İlkesi’ne sahip varlığa seçimlerinden dolayı hesap sorulması gibi bir çelişkiye düşülemez.
Uygulamada yeryüzü, insanın deneme-yanılma yoluyla tekâmül ettiği bir ortamdır. Bu nedenle insanlığın gelişimini yöneten ve kontrol eden Ruhsal İdare Mekanizması, yanılan ve bu yanılgıdan kurtulmak isteyen insana daima seçebileceği başka imkânlar bahşeder.
Benzer ilkeyi toplum içinde kullanan bir insan, başkalarına seçtikleri yolda yardımcı olur ve onlara hoşgörüyle bakar.
İnsan, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre düşünce ve davranışlarında, içinde bulunduğu zaman ve mekân şartlarının elverdiği ölçüde özgürdür ve dilediğini yapabilir. Bununla beraber yaptığı her şeyden yine insan sorumludur. Sebep-Sonuç Kanunu gereği, müspet ya da hareketlerinin sonuçlarıyla mutlaka karşılaşacaktır.
Seçiminden dolayı insanı yargılayacak bir makam mevcut değildir ve bun gerek de yoktur. Çünkü insan kendi hesabını görecek yetkinliktedir. Kaldı ki, Tanrı’nın sadece Kendinsin seçtiği yolda ilerlemeye mahkum ettiği ve bu yoldan saptığı zaman cezalandıracağı köleler yaratıp tatmin olmaya ihtiyacı da yoktur. Varlığın içinde bulunduğu durum, kendi seçiminin sonucu olduğu için, seçimin en uygun durumdur.
4. VARLIKSAL İRADE UYGUNLUĞU İLKESİ
Her varlık özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre iradesini dilediği yönde kullanarak, dilediği şekilde tezahür eder. Hiç kuşkusuz bu tezahür, varlıkların öz birliğinden ya da aynı ilke ve kanunlara göre hareket etmelerinden dolayı eşsiz bir ahenkle gerçekleşir. Bütün iradeler birbirine uygundur; hiçbir irade diğerini engelleyemez, ona zıt olamaz ve onu yok edemez. Her zaman ve mekânda geçerli olan Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi, yaratılışın, Tezahür Kanunları’yla beraber sürekli oluşunu gösterir. Yani her varlık Merkez’deki Nur’u sonsuzluğa iletir. Varlık istese de bunun aksini yapamaz. Seçme Özgülüğüne sahip olan Varlık, Yaratılış Işını’nı, bir zaman ve mekândan diğer zaman ve mekâna nakletmekle vazifelidir.
Varlık Varsa Yokluk Yoktur
Varlıksal İradelerin zıtlaşarak birbirlerini yok etmeleri imkânsızdır. “Yokluk” kavramı varlık için hiçbir anlam taşımaz, çünkü varlığın özünde böyle bir ilke mevcut değildir. Varlık yok olmak ya da yok etmek için değil, var olmak ve var etmek için tezahür etmiştir. Kaldı ki, varlığın karşısında, kendisinin dışında, yok edebileceği başka bir varlık da mevcut değildir. Çünkü Varlık Bir’dir.
Bir Olan Varlığın Bir İradesi Vardır
Temel ilke olarak Varlık Bir’dir. Tek bir Varlık varsa, tek Bir İrade vardır. Birbiriyle zıtlaşacak, birbirlerini yok edebilecek rakip iradeler mevcut değildir. Tüm varoluş tek Bir İrade’yle hareket eden sonsuz bir bütündür.
Tek olan İrade, tezahür edince çokluk olarak algılanır. Ancak bu çokluk, sayısız kılcal uzantılarıyla toprağın derinliklerine uzanan bir ağacın kökü gibi, bir Bütünlük arz eder. Tek bir gövdeye bağlı olan o sayısız köklerde aynı özsu dolaşır ve her kılcal kök Bir ve aynı ağaca hayat verir. Benzer şekilde aynı öze sahip varlıkların iradeleri de mükemmel bir uyum içinde Bütün’e hizmet ederler.
Varlıksal İradeler Neden Farklıdır?
Varlıkların farklı oluşları, iradelerini farklı yönlerde, farklı uslüp ve dozda kullanmaları, varlık dışı bir sistemin karşı konulmaz bir yazgının zorunlu sonucu değildir. Çünkü Varlığın kendisinin dışında, Varlığa yön çizecek herhangi bir sistem mevcut değildir. Varlığın iradesi kendindendir ve onu dilediği şekilde kullanmakta mutlak olarak hürdür.
Varlığın ilk hareketinden itibaren kendi seçimiyle, kendine özgü bir yol sahibi olduğunu belirtmiştik. Ancak bu seçme, öze ait bir seçmedir. Varlık orada dış etmenlerle, yani kendi özünün dışındaki bazı etkilerle hareket etmemiştir. Bu, özün kendi içindeki seçmesidir ve bu özün kendi içindeki seçmesidir ve bu seçme, yalnız Varlığa ait bir bilginin sonucunda gerçekleşmiştir. Tezahür etmiş olan varlık, kendi varlık küresinin merkezinde, tohumunun tohumuna, o iç tohuma, yani o hareketsiz noktaya ulaşıp da, sırf hareket olduğu zaman, orijindeki seçiminin yeniden farkına varacaktır.
Her varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken, farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla karşılaşır. Bu nedenle varlıkların iradeleri, içinde bulundukları zaman ve mekân şartlarına bağlı olarak farklı farklıdırlar. Çok yoğun zaman ve mekân ortamında daralan iradeler, az yoğun ve zaman ve mekân şartlarına dilediklerince gerçekleşme imkânına sahip olurlar.
İradelerin Farklılığı Hiyerarşi Yaratır
Tezahür aleminde her varlık, içinde bulunduğu zaman ve mekân yoğunluklarına bağlı olarak, farklı iradelere sahiptir. Bazı varlıkların iradesi dar, bazılarınınki geniş kapsamlıdır. Bununla beraber, bu farklı iradeler tezahür sürecine aynı derecede değerli katkılarda bulunurlar.
Bu irade hiyerarşisinde üstteki varlık, alttakine baskı yapmaz, onun iradesi üzerinde bir otorite kurmaya kalkışmaz. Bundan dolayı irade hiyerarşisinin alt basamaklarındaki varlıklar kendi iradeleriyle, daha kapsamlı bir iradenin şemsiyesi altına girerek tekâmüllerini hızla sürdürürüler.
Kapsam bakımından ne kadar farklı olursa olsun,her irade Kozmik Vazife Planı’nın vazgeçilmez birer unsurudur. Bir basamaklaşma halinde dizilen bu farklı iradeler, kendi fonksiyonunu eksiksiz yerine getirerek Bütünsel Varlığın yaygınlaşmasına ve mükemmelleşmesine hizmet etmiş olurlar.
Varlıksal İradeler Birbirlerini Yok Edemezler
Özde bir ve eşit olan varlıklar, Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından, bir Merkez’den civara doğru farklı kozmik yönlerde, farklı şekillerde tezahür ederler. Seçme özgürlüklerinden dolayı her varlığın Kozmik Merkez’e olan uzaklığı farklı farklıdır. Başka bir ifadeyle hiçbir varlık, diğer bir varlığın aynısı değildir. Varlıklar, içinde bulundukları Kozmik Küre’de işal ettikleri seviyeye göre irade sahibidirler. Bu nedenle nicelik ve nitelik bakımından tamamen farklı olan iradelerin birbirlerini ortadan kaldırmaları imkânsızdır.
Bütün varlıklar özlerinde aynı Temel İlkeler’i taşıdıkları için kozmik yolculuklarını mutlak bir denge ve uyum içinde sürdürürler. İradelerin birbirlerine zıt olması, birbirleriyle çarpışması ya da birbirlerini nötralize etmesi asla mümkün değildir. Ayrıca varlıklar isteseler de bunu başaramazlar.
Varlıksal iradeler birbirlerinden ve Bütün’den ayrı ve bağımsız değildirler. Çünkü varoluş birliğinden dolayı, bir varlığın bildiğini diğer varlıklar da bilir, yani her varlık Bütün’ün Bilgisi’ne sahiptir. Bu durumda tezahür sürecine katılmak gibi müşterek bir amaç taşıyan varlıksal iradelerin birbirleriyle çelişmeleri kesinlikle söz konusu değildir.
Bizler, iradelerimiz birbirlerini ortadan kaldırıyormuş gibi bir izlenim edinebilir, birinin yaptığını diğerlerinin bozduğunu zannedebiliriz. Oysa iradelerin birbirlerini yok etmeleri için birbirlerine zıt olmaları gerekir ki, bu da imkânsızdır. Yani varlık kendi iradesiyle bir harekette bulunmuşsa, o irade geri çevrilmeyecek şekilde gerçekleşmiş demektir. Başka bir irade yapsa yapsa, o iradenin hayat geçirilen sonuçları üzerinde bazı değişiklikler yapabilir, ama o iradeyi yok etmesi asla mümkün değildir.
Herhangi bir iradenin bir diğerini ortadan kaldırdığını farz edersek, tezahür alemi o anda tümüyle yok olurdu. Çünkü Varlık Bir’dir ve Büründür; birinin yokoluşu, Bütün’nün yok oluşudur.
Varlıksal İradeler Çelişmez; Karşılıklı Etkileşimde Bulunur
Varlıklar Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından farklı şekillerde tezahür ederek farklı yönlerde yol alırlar ve böylece tezahürün sürekliliği görevini yürütürler. Tezahür alemi varlıkların bir arada faaliyet gösterdikleri bir iş yeri gibidir. Her varlık Bütün içersinde, kendisine düşen Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Bu Kozmik Faaliyet’in başarıyla yürütülmesi, varlıklar arasında kendiliğinden mevcut olan mükemmel bir iletişim ve etkileşimle gerçekleşir. Varlıksal İradeler her an tesir alışverişi içerisinde bulunurlar. Varlık bu sayede ve kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi olur. Böylelikle Bütün’ü, yani kendisini tanıyacaktır.
Görülüyor ki, kendi dışındaki iradeler, varlıkların kendilerini bilmelerini sağlayan çok değerli birer imkân olmaktadır. Varlıksal İradelerin kendilerini birbirleriyle denemeleri, mukayese etmeleri ya da boy ölçüşmeleri, bu iradelerin çarpışmaları ya da yok etmeleri anlamın gelmez. Varlık, kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi oldukça, sonsuzluğa yayılmakta olan Bürün hakkında ve ayrıca Bütün’le kendisi arasındaki birlik hakkında o ölçüde geniş bilgiye sahip olur. Temel İlkeler’i öğrendikten sonra varlık için bu tanıma devresi sona erer ve uygulama süreci başlar.
Varlıksal İradeler Tek ve Aynı Merkez’e Yöneliktir
Her varlığın iradesi tek ve aynı hedefe yöneliktir; bu hedef Bütünsel Varlık Küresi’nin Merkezi’dir. Varlıklar kürenin yüzeyinden Merkez’ doğru zıt yönlerde ilerleseler bile, karşıt gibi görünen bu iradeler, değil birbirini çelmek, aksine varlıkları Merkez’ yani Birlik Şuuruna daha çok yaklaştırır.
Her ne yaparsak yapalım, neyi istersek isteyelim, aslında hepimiz aynı şeyi isteriz. Varlık Seçme Özgürlüğüne sahip olduğu için çeşitli şekillerde istekte bulunabilir; ama meseleyi evrensel açıdan ele alıp Küresel bir İrade düşünecek olursak, tüm iradelerin daima Merkez’e, yan gerçek İrade’ye, başka bir ifadeyle, ilke ve kanunlara yönelik olduğunu görürüz. Varlık Kozmik Çember’in hangi noktasında bulunursa bulunsun, yaptığı bütün eylemler sonunda Merkez’e ulaşır.
Bazı durumlarda bir irade, başka bir iradeyi ortadan kaldırıyormuş gibi görünse de, aslında iradeler kesinlikle birbirini çelemez, birbirine zıt olamaz, Tüm varlıklar Küresel bir İrade içerisinde aynı Merkez’e doğru hareket ederler.
Merkez’e yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar, her şey Bir’leşir ve varlıklar ayniyet kazanır.. Böylece varlıklar,Eşitlik İlkesi’nin sonucu olarak özgürce yaptıkları seçimlerin ya da irade beyanlarının birbirini çelmediğini, tam tersine kainat ahengini sağladığını fark ederler.
Bu İlke’nin şuurlu bir uygulamasını, Ruhsal Plânlar’ın işleyişinde görebiliriz. Bir ruhsal plâna dahil olan varlıklar iradelerini Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre kullanmakla beraber, plân olarak sonuçta tek bir hareket vardır. Bir plânı oluşturan varlıklar, tek bir bedeni,n organları gibidir; onların bireysel faaliyetleri, bütünsel faaliyeti meydana getirir. Çünkü plândaki varlıklardan birinin bildiğini hepsi bilir. Varlıklar tezahür alemi içinde seçtikleri Kozmik Yönde ilerleyip Merkez’den uzaklaştıkça, aslında o Merkez’e daha çok yaklaşırlar. Varlıkları Merkez’e yaklaştıran onların özgürce yaptıkları irade beyanlarıdır.
Varlıkların Kozmik Yolculukları tek bir Merkez’e yönelik olduğu için varlıksal iradeler birbirini çelemez. Şayet birden fazla Merkez olup, varlıklar diledikleri merkezlere yönelmiş olsalardı, farklı ve belki de zıt ilklere göre hareket edeceklerinden, tüm iradeler birbirini çeler ve tezahür süreci sona ererdi.
Farklı İradeler Kâinatın Uyum ve Denge Unsurudurlar
Bir olan varlık, çokluk halinde tezahür eder. Bu çokluk; bölünmüşlük, bağımsızlık ve zıtlık değil, farklım ve çeşitli görünümler altında öz bakımından Bir ve eşit olan sonsuz varlık sistemlerinin oluşturduğu ahenkli bir Bütünlük arz eder.
Tezahür alemindeki varlıkların, dolayısıyla varlıksal iradelerin farklı olması bu iradelerin birbirlerini ortadan kaldırabilecek şekilde zıt olmaları anlamına gelmez. Çünkü varlıkların amacı tezahür sürecini kösteklemek değil,, tam tersine ona katılarak varoşlu desteklemek ve zenginleştirmektir.
Varlıksal iradeler birbirinin denge unsurudur; öyle ki Kozmik bir Vazife gerçekleştirilirken bir varlığın yapmadığı ya da yarım bıraktığı bir işi başka bir varlık üzerine alır ve yapar, Bir varlığın yarattığı negatif bir etki, öbürünün yarattığı pozitif bir etki tarafından dengeye getirilir. İşte, dengeyi muhafaza etmek için bir iradenin arkasında daima yedek başka iradeler mevcut olduğu için tezahür süreklidir.
Esasen varlık herhangi bir yönde iradesini kullanıyorsa, yani bir hareket halinde ise, mutlaka başka bir varlık da buna zıt yönde bir irade beyanında bulunur. Ancak bu zıtlık, iradelerin birbirini yok etmesi anlamına gelmez; tam tersine bu varlıklar zıt yöndeki iradeleriyle Kozmik dengeyi sağlarlar.
Farklı tını, farklı görünüş ve farklı yapıdaki çalgılardan oluşan orkestranın seslendirdiği bir beste, nasıl kulağa hoş gelen bir armoni oluşturuyorsa, varlıklar da farklı irade beyanlarında bulunarak, kâinat içerisinde bozulması asla mümkün olmayan bir uyum ve denge yaratırlar.
İrade Vazifeye Uygundur
Tezahür aleminde iradelerin farklılığı, varlığın “Vazife Yapma Hakkı”na dayanır. Kâinatta her varlık kendisine en uygun vazifeyle ilgilenmektedir. Varlığın Vazife Hakkı, vazifeyi isteme, alma, engellere karşı koyma ve vazifeyi yerine getirme hakkıdır. Eğer varlık bir mikrobu canlı tutuyorsa, iradesini de o vazifeye uydurur. Aynı varlık başka zaman ve mekân ortamında başka bir vazife yapacaktır. Özünde herhangi bir değişiklik olmaksızın, vazifesine bağlı olarak varlığın tezahürü ve irade beyanı değişiklikler gösterir.
Varlık Kendi İradesiyle Tezahür Sürecine Katılır
Bütün varlıklar sonsuz boyuttaki zaman ve mekân şartları içinde kendi iradelerine göre, Tezahür Kanunları’nın belli uygulamalarını yaparlar. Başka bir ifadeyle her varlık kendi özünün bir yorumunu yapar. Varlık, kendi yorumunu Tanrı emrettiği için değil, kendi iradesi doğrultusunda yapar. Tezahür sürecine katılım üslubundan dolayı hiçbir varlık kınanmaz ve azarlanmaz. Kaldı ki, Varlık, Tanrı’nın tezahürü olduğundan, Varlığın dışında emretme, kınama ya da azarlama görevini yürüten bir sistem de mevcut değildir.
Varlıksal İrade İlkesi’nin Etik Sonuçları
Temel ilke olarak varlıksal iradeler birbirlerini çelemezler ve yok edemezler. Hiçbir varlık, her mekân ve zamanda geçerli olan bu ilkenin dışında hareket edemez.
Oysa dünya yaşamına baktığımızda insanların birbirlerine zarar verdiklerini, pek çok adaletsizliğin yapıldığını ve isteklerimizin çoğu kez engellendiğini görüyoruz. Kuşkusuz bu değerlendirme, olaylara egoistik açıdan bakan dar şuurlu beşerin görüşüdür ve içinde bulunduğu yoğun zaman ve mekân dolayı, gerçekliği böylesine sınırlı ve dar bir şekilde algılamaktadır. Yaşamının amacı hakkında bilgi sahibi olmayan, haz ve elem içerisinde hareket eden beşer, realiteyi kendi zanlarına göre yorumlayarak hatadan hataya yuvarlanmaktadır.
Doğmadan önce hayat planını Varlıksal İlkeler çerçevesinde tanzim eden varlık, bedene bağlanınca şuuru daraldığından Kozmik Vazifesi’ni uygulamakta güçlüklerle karşılaşmaktadır. Bununla beraber insanın yaşam amacı,beden içersinde dahi Ruhsal Kanunları tanımak ve onları uygulamaktır.
Esasen bize haksızmış gibi gelen ve isteklerimize ket vuran olaylar; Varlıksal İlkeler’i öğrenmemiz için şemsiyesi altına girdiğimiz Yüksek İradeler’in hazırlamış olduğu mizansenlerden başka bir şey değildir.
Hiçbir insan aslında ne yaparsa yapsın, başka bir insana zarar veremez. Bir başkasına ancak zarar verdiğimizi zannederiz. Oysa cana ya da mala verilecek herhangi bir zarar, o varlığın özünde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Varlık maddi bir zarar görse de, görmese de, buğulanan bir camı siler gibi, öz hep aynı kalır. Ama insan kendisinin ruh olduğunu bilmeyip, beden olduğunu zannettiği için olaylara bedensel ve bireysel çıkarcı bir gözle bakmakta, hayatı sen-ben ayrımı içinde geçmektedir.
Oysa insanların yaptıkları her şey, farkında olsalar da, olmasalar da, birbirlerine yardımdan başka bir sonuç veremez. O halde bu gidişi şuurlu hale getirmek ve birbirimizle Yardımlaşma ve Dayanışma içinde olmak, bilgece bir tutum olacaktır.
İnsan olarak hepimiz öz bakımından bir olduğumuzdan ve tek Bir İradesi olan Kozmik bir bedenin hücreleri gibi olduğumuzdan, başkalarının iradesine ket vurmak ve onlara zarar vermek, aslında kendimize de zarar vermek olacaktır. İnsan insanın kardeşi olduğu için, hepimiz birbirimizden sorumluyuz.
Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi’ne göre insan irade beyanlarından dolayı kendisine karşı sorumludur. Yani insan düşünce ve davranışlarından dolayı sadece kendisine hesap verir. İnsanı fiillerinden dolayı ödüllendirecek ya da cezalandıracak herhangi bir sistem kesinlikle mevcut değildir. Çünkü varlık hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek kudrettedir.
5. VARLIK BİLDİĞİNDEN SORUMLUDUR (İLKESİ)
Kâinatın bütün sorumluluğu tek bir varlığın üzerine yüklenmemiştir; her varlık omuz vermiş ve bu Kozmik Sorumluluk Paylaşılmıştır.
Varlık tezahür aleminin derinliklerine daldıkça zorlanır ve yüklendiği sorumluluğun kapsamı daralır. Dönüşünde ise, Tezahür Merkezi’ne yaklaştıkça artan bilgisine paralel olarak sorumluluğunun kapsamı genişler. Aslında bir noktadan sonra sorumluluk da ortadan kalkar, çünkü bundan böyle varlık gerekeni yapmaktadır.
Sorumluluğun Olmadığı Hal
Önce Varlık vardı; henüz tezahür etmemiş tek Bir Varlık, tek Bir İrade, tek Bir Bilgi. Kendi içine kapanmış mutlak hareketsizlik ve sükunet halinde tek Bir nokta. Öz’ünde taşıdığı Varlıksal İlkeler’i yorumlamaya hazır bir Kutsal Tohum, tezahür etmeye razı bir Kurban.
Ancak Varlık henüz iradesini kullanmamış, ilk sebebi yaratmamıştır. Başka bir ifadeyle, ortada hiçbir etki olmadığı için, hiçbir tepki de yoktur, yani Nedensellik henüz başlamamıştır. Kuşkusuz bu durumda sorumluluk da mevcut değildir. Var Olma ve Var Etme Bilgisi’ne Bilgisi’ne sahip olan Kozmik Tohum, tüm varoluşun sorumluluğunu yüklenmeye hazırdır.
Sorumluluk Başlıyor
Sonra Varlık “Olmayı” diledi. Kozmik Yumurta çatlıyor… Ve Işık Oldu! Görünmeyen Işık, görülür hale geldi. Merkezdeki Nur zerrelere ayrıldı ve kıvılcım kıvılcım sonsuzluğa dağıldı. Ve bir nabız gibi atan ışıl ışıl kainat doğdu.
Tezahür öncesi Bir olan Varlık, tezahür sonrası, çokluk görünümündeki varlığa dönüştü. Böylece statik bir durumda saklı olan sonsuz bir potansiyel enerji, sonsuz varyasyonlar halinde dinamizmini ifade eden sonsuz bir kinetik enerji haline geldi.
Varlıklar özlerinde Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne sahip olduklarından, Tezahür Merkezi’nden itibaren diledikleri yönde yola koyuldular. Varlıkların kendi iradeleriyle attıkları ilk adım, aynı zamanda onların sorumluluk yüklendikleri ilk an oldu.
Varlığın Özündeki Bilgi Tezahür Aleminde Örtülür
Tüm varlıklar özlerinde Tanrılık Bilgi’yi taşırlar. Ne var ki, bu bilgi varlıklar tezahür edince örtülür; sonsuz parlaklıktaki Nur tezahür aleminde perde perde gizlenir. Ancak bu, tezahür sürecinin bir gereğidir. Çünkü varlıklar seçtikleri kozmik yönde ilerlerken, farklı yoğunluklarda tezahür eden zaman ve mekân şartlarıyla karşılaşırlar. Zaman ve mekân da varlıktır; onlar da Seçme Özgürlüklerine bağlı olarak tezahür alemin yayılmış olup, diğer varlıklarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.
Varlığın özünde taşıdığı Tanrılık Bilgi, çok yoğun zaman ve mekân ortamlarında, çok sisli bir havada ışığın yolu aydınlatamaması gibi, iyice örtülür, varlığın hareketi yavaşlar ve üzerine düşen sorumluluklar azalır. Buna karşılık az yoğun zaman ve mekân şartlarında varlığın özündeki Tanrılık Bilgi, yani varlıksal İlkeler bütün görkemiyle ışıldamaya başlar, varlık hızlanır ve büyük sorumluluklar yüklenir.
Varlıkların Bilgi ve Sorumlulukları Eşitlik İlkesi’ni bozmaz
Varlıkların tezahür aleminde, farklı zaman ve mekân şartları içerisinde, bilgilerini farklı seviyelerde kullanabilmeleri ve buna bağlı olarak farklı kapsamda sorumluluklar yüklenmeleri, yani böylelikle ortaya çıkan hiyerarşi, Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. Çünkü özleri bakımından mutlak eşit olan ve seçtikleri yönde tezahür eden varlıkların, farklı zaman ve mekân ortamlarıyla karşılaşmaları onların eksikliğinden değil, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanır. Ayrıca karşılaşma bütün varlıklar için geçerlidir.
Varlıklar, içinde bulunduğu er türlü ortamın şartlarına mükemmelen uyabilecek kabiliyette bir yapıya sahiptir. O, bilgisini daraltarak sadece bir atomun sorumluluğunu taşırken, dilerse bilgi seviyesini yükselterek bir gezegeni yönetme sorumluluğunu yüklenebilir.
Varlık Sadece Kendisine Karşı Sorumludur
Varlık Tezahür Merkezi’nden kendi iradesiyle ayrılmış ve kendi seçtiği bir yönde Kozmik Yolculuğu’na başlamıştır. Kâinatta ilk hareketi başlatan Varlık, kuşkusuz bunun sorumluluğunu da yüklenmiştir.
Tezahür etmesi için varlığa dışarıdan hiçbir zorlama yapılmamıştır; varlık dışı hiçbir sistem ona belli bir yönü seçmesini emretmemiştir. Tezahür sürecine katlım kapsamından ya da özgünlüğünden dolayı hiçbir güç ona hesap sormayacak ve yargılamayacaktır. Çok yoğun zaman ve mekân şartlarında bilgi seviyesini düşürerek küçük sorumluluklar aldığı için varlığı cezalandıracak ya da az zaman ve mekân şartlarında bilgi seviyesini yükselterek büyük sorumluluklar yüklendiği için ödüllendirecek bir sistem kesinlikle mevcut değildir.
Varlık kainat içerisindeki hareketlerinden dolayı mutlak olarak sadece kendinse karşı sorumludur, zaten kendi dışında herhangi bir varlık da yoktur.
Varlık bildiğinden sorumludur
Kainat bir Hizmet ve Vazife ortamıdır. Her varlık tezahür ederek bu Kozmik Vazife’nin kendisine düşen payıyla meşgul olur. Vazifesini kendi seçen varlık, bilgisini de vazifesine uyacak seviyeye ayarlar. Bu durumda varlık, Kozmik Vazife’nin sadece kendi bilgisine göre yürüttüğü kısmından sorumludur; kendi bilgisinin dışında kalan kısımlar varlığın sorumluluğunda değildir. Başka bir ifadeyle, varlık, tezahür sürecine bilgisi oranında katılır.
Bütünün denge ve uyumu, ancak her varlığın bilgisinin sorumluluğunu yerine getirmesiyle sağlanır. Bilginin sorumluluğunu yerine getirmek demek, varlığın , Kozmik İlke ve Kanunlardan kendi seçtiklerini en mükemmel şekilde uygulaması demektir.
“Varlık bildiğinden sorumludur” ilkesi’nin etik sonuçları
İnsana sorumluluk yükleyen bilgi, kitabi bilgi değil, bizzat uygulanarak ya da derin bir sezgiyle gerçekliği varlık tarafından idrak edilmiş ve hazmedilmiş olan bilgidir. Böyle bir bilgi, hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, artık o insanın öz malı haline gelmiş ve bir yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder. Çünkü insan bildiğinden sorumludur.
Hiç kuşkusuz insan bilmediği için yapmadığı ya da bilmeyerek yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu tutulamaz.
İnsan, kendisinden daha güçlü bir iradenin tehditleri ya da vaatleriyle yaptığı hareketlerden dolayı da sorumlu değildir. Çünkü insan kendi bildiğine göre değil, o üstün gücün iradesine göre davranmıştır. Bu durumda hesap sorulması gereken taraf, insan değil, insan üzerinde hegemonya kurarak, hareketlerini kendine has metotlarla yönlendiren o zorba iradedir. İnsanın hareketlerinden sorumlu tutulabilmesi için bilerek davranmış olması gerekir.
Evrensel Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu’na dayanarak, varlık, tekâmül etmek için çok gelişmiş bir öğretici sistemin şemsiyesi altına girebilir. Bu durumda o üstün güce yakışan; varlığa karışık, eksik ve hatta yanlış bilgiler vererek şaşkına çevirmek, sert emirleriyle varlığın kendisine güvenini kaybettirmek, her davranışını bir kurala bağlayarak sınırlamak, dediğini yaptırmak için korkutmak ya da ödül vaadiyle oyalayarak insanı iki yüzlü yapmak değil, apaçık bilgi verdikten sonra varlığı vicdanen özgür bırakmak, ona bilgisini uygulayabileceği bir ortam hazırlamak ve hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek şekilde güçlendirmektir.
Bilen insan kasten hat yapmaz; şayet hat yapıyorsa, bu, bilmediğinden ya da şartların elverişsizliğindendir.Yani insan dünya hayatında sürekli sürçüyor ve pek çok hata yapıyorsa, bunun sorumluluğunu tümüyle insana yüklemek insafsızlık olur. Her şeyden önce insan çok yoğun bir zaman ve mekân ortamı içerisindedir. Kaba bir fizik bedendeki dar şuuruyla, dünyanın ağır maddi titreşimleri karşısında büyük bir savaş ermektedir. İçinde bulunduğu şartlar, özündeki Tanrılım Bilgi’yi dışarıya yansıtmasına engeldir. Kısıtlı şartları ölçüsünde varlıksal tezahüre katılımda bulunan insana hesap sormak değil, onu kutlamak ve kutsamak gerekir.
İnsanın sorumlu tutulabilmesi için iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu bilmesi şarttır. Bu bilgi ona açıkça verilmediği takdirde, hatalarından dolayı insana hesap sorulamaz. Yapılması ve yapılmaması gereken işlerin upuzun sıralandığı çeşit çeşit listeler vermekle insan gelişmez. İnsan, kendisine Varlıksal İlkeler ve Tekâmül Kanunları açıklanıp, yaptıklarından tamamen kendisinin sorumlu olduğu öğretilince hızla yükselebilir.
İnsan bilerek yaptığı işlerden dolayı sadece kendisine karşı sorumludur. Bilmeden yaptığı ya da yaptırıldığı işlerden ise hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Ayrıca, insanın dışında onu yargılayacak hiçbir sistem de yoktur. Varlık, hareketlerinden dolayı sürekli olarak eleştirilecek, kınanacak ya da yargılanacak bir tutsak değil, kendi iradesiyle tezahüre katılımda bulunan bir kâinat mimarıdır.

İnsan hür bir varlıktır. Kendi iradesiyle tezahür ederek, kendi bilgisi oranında Kozmik bir Vazife’de rol almıştır ve bu vazifesinde sadece kendisine karşı sorumludur. Yaptığı hatalar vazifesini yavaşlatsa da engellemez, ama bu durum o insana ıstırap erir. Oysa Kozmik Vazife hepimize ait olduğundan, herhangi bir varlığın vazifesini aksatması, hepimizi etkiler. O halde varlık olarak aynı öze sahip olduğumuz o kişinin vazifesini aksatıp ıstırap çekmemesi, bundan dolayı kendimizin ve diğer insanların olumsuz yönde etkilenmemesi ve en önemlisi Vazife’nin sekteye uğramaması için Yardımlaşma ve Dayanışma içinde yaşamamız gerekir.
Bilen insan bilmeyen insandan da sorumludur.
(*) Ergün ARIKDAL, YARINLAR İÇİN POZİTİF YAŞAM; sayfa: 389 - 423